Whitelily

14/6/2007

O ŞAİRLER VE ŞİİRLERİ

ÖNDEN GİDEN ATLILAR

Issız sıcak çölleri
Karşı karlı dağları
Çoktan aşıp gittiler
Kayboldular uzakta
Önden giden atlılar
Ben burada kaldım böyle

İşleri aceledir
Çok uzundur yolları
Bense geride kaldım
Yetişemedim size
Önden giden atlılar

Gittiler hep gittiler
Aştılar kızgın çölü
Toprak tükendi bir gün
Denize ulaştılar

Çektiler dizginleri
Kendileri dursa da
Atlar duramadılar
Çaresiz kalıp birden
At sürdüler denize
Önden giden atlılar

Önlerinde okyanus
Kızgın bir çöl arkada
Asıl içlerindedir
Zaptedilmez bir deniz
Önden giden atlılar

Teknik değişti diye
Bıraktılar atları
Atlarsa bu kıyıda
Sanki sevgili gibi
Onları beklediler
Günlerce beklediler

Yeri yırtar ayaklar
Göğe fırlar başları
Nerden çıktı bu deniz
Bizi ayıracaklar
Önden giden atlardan

Sevgiliden daha zor
Ayrılmak bu atlardan
Buğulanmış gözlerle
Geri dönüp onları
Gemilere aldılar
Önden giden atlılar

Üç gün duramadılar
Yaptıkları gemide
Karşı kıyıda yeni
Güzel atlar buldular
Yaktılar gemileri
Önden giden atlılar

Vardılar Kurtuba’ya
İnmediler atından
Gülle karşılandılar
Ne güzel atlar bunlar
Bunca yol çiğnediler
Çiçek çiğnemediler
Önden giden atlılar

Önden giden bu atlar
Seni gördüler kalbim
Sahabe atlar bunlar
Dünyanın beklediği
Önden giden atlılar
Önden giden atlılar

Osman SARI

Osman Sarı: Şiirim ete kemiğe büründü

NERGİHAN ÇELEN
Geçen yılki Türkçe olimpiyatlarında Ukraynalı Elvira Saranayeva’nın okuduğu ‘Önden Giden Atlılar’ adlı şiir, herkesin büyük beğenisini topladı. Elvira, şiiri bu yıl da okuyunca, içindeki anlamı dolayısıyla bu şiir olimpiyatların neredeyse simgesi oldu. Ünlü şiirin şairi Osman Sarı ile bu şiiri, dünyanın dört bir yanına eğitim için giden ‘önden giden atlılar’ı konuştuk.

“Issız sıcak çölleri / Karşı karlı dağları / Çoktan aşıp gittiler / Kayboldular uzakta / Önden giden atlılar...” Bu dizeler ile başlayan ‘Önden Giden Atlılar’ şiiri, yakın zamana kadar az sayıdaki edebiyatseverin malumu idi. Ama artık binlerce, yüz binlerce kişinin gönlünde taht kurmuş durumda. Pek çok kişi bu şiiri, geçen yıl gerçekleştirilen Türkçe Olimpiyatları’nda Ukraynalı Elvira Saranayeva isimli öğrencinin ağzından duydu. Bu yılki Türkçe Olimpiyatları’nın finalinde şiiri tekrar okudu Elvira. TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın bu şiir ve bu şiirin şairi ile ilgili yaptığı konuşma, ‘Önden Giden Atlılar’ın şöhretini artırdı. Ama bu yöndeki asıl etki, bu şiirin, geçtiğimiz ağustos ayında öğretmen olarak eğitim mücadelesi verdiği Moğolistan’da vefat eden merhum Adem Tatlı’nın hayatı ile adeta ete kemiğe bürünmesi oldu. Şiirdeki ‘önden giden atlılar’ gibi Adem Tatlı da eğitim mücadelesini verdiği Moğolistan topraklarına gömülmek istemiş ve bu vasiyeti yerine getirilmişti.

    5. Türkçe Olimpiyatları’nın finalinde ‘önden giden atlılar’dan Adem öğretmenin anılması, hizmet ödülünün eşi ile oğluna verilmesi ve yapılan konuşmalar, geceye katılanlara ve ekranları başındaki yüz binlere duygulu anlar yaşattı.

Türkçe Olimpiyatları’nın neredeyse simgesi olan bu şiirin şairi Osman Sarı ile görüştük. Şair, yaptığımız görüşmede duygularını, düşüncelerini paylaştı bizimle. Halen Sakarya Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyesi olan Osman Sarı, bu şiiri on beş yıl kadar önce kaleme almış ve şiir ilk kez 1992 yılında İlim ve Sanat Dergisi’nde yayınlanmış. Şiirinin yazıldığı dönemde okurun cephesinde yeterince anlaşılamadığını düşünüyor. Bu şiiri yazarken İslam’ın yayılışında Peygamberimiz’in çağırıp görev verdiği üç sahabeden ilham aldığını söylüyor Osman Sarı ve ekliyor: “Efendimiz, dünyanın dört tarafına giden sahabelere görevler vermişti. Onlar da İslam’ın mesajını ulaştırmak, Allah’ın ismini duyurabilmek için yol aldılar. Ben, şiirimle bu insanları anlatmak istemiştim. Ama şimdi şiirim günümüzün öncü atlılarını da anlatıyor.”

Şiirimi okuyan Elvira ‘yabancı’ değil

 Ukraynalı Elvira-Önden Giden Atlılar

Osman Sarı, dünyanın dört bir yanına dağılan eğitim ordusunun önemli bir neferi olan Adem Tatlı’nın hayatıyla şiirinde anlatmak istediği yaşamların özdeşleştiğini düşünüyor ve bu düşüncesini şu cümlelerle açıyor: “Adem Tatlı, aynı sahabelerin gittikleri topraklarda ölünce gömülmelerini istediği gibi, görev yaptığı Moğolistan’a gömülmek istiyor. Sahabelerin yolunda olduğunu göstermek için bunu yapıyor. Bu nedenle benim şiirimin bu isimle özdeşleştirilmiş olması beni çok mutlu etti. Adem Tatlı ile şiirim vücut bularak adeta ete kemiğe bürünmüş oldu. Ama eğitim neferlerinin hepsini kapsıyor şiirim. Eğitim ordusunun bu başarılarını ben de büyük bir heyecanla izliyorum.”

Günümüzde eğitim alanında hizmet vermenin çok büyük önem taşıdığının altını çizen şair Sarı, ancak Türkçeyi dünyanın dört bir yanına yayan kişilerin özel bir yeri olduğunu söylüyor. Şiirini Ukraynalı Elvira Saranayeva’nın telaffuzuyla dinlediğinde büyük bir gurur duyduğunu anlatan Sarı, şöyle diyor: “Şiirimi okuyan çocuğa yabancı gözüyle bakmıyorum. Senin şiirini binlerce kilometre öteden gelip senin dilinle okuyorsa o kişiye yabancı denilmez. Şiirde verilmek istenen anlam mutlaka onun kalbinde de bir yer etmiştir. Ben o çocukları çok değerli ve özel görüyorum. Her birisi inşallah Türkçeleriyle birlikte dünyaya bizi belki de bizden daha iyi anlatacak. Bu nedenle her Türk evladının bu eğitim seferberliğini canı gönülden desteklemesi gerektiğini düşünüyorum.”

Dillere dolanan bu şiirin şairini daha yakından tanımak istediğinizi düşünerek sohbeti uzatıyor, gündelik yaşamından sorular soruyoruz. Şiirin sıkıştırarak kendisini yazmaya zorladığını söyleyen şair, şiirlerini kendisiyle baş başa kalabildiği yolculuklarda yazıyormuş. Üniversitedeki işi gereği İstanbul-Sakarya arasında mekik dokuyan şair, öğrencileriyle vakit geçirmenin kendisini her zaman canlı tuttuğunu da söylüyor: “Artık 60 yaşındayım. Devam edebildiğim kadar eğitim vermeye devam etmek istiyorum. Ama bu yoğun tempo yeni şiirler yazmamı engelliyor. Bütün arkadaşlarım ve çevrem yeni şiirler yazmamı istiyor. İnşallah emekli olduğumda içimdeki sese kulak vererek yeni şiirler yazacağım.” ‘Önden Giden Atlılar’ şiirinde anlatılan insanlar gibi öncü olamamanın ıstırabını duyduğunu ifade eden şair, “Önden gitmek zordur. Onlar kendilerinden ve hayatlarından büyük fedakârlıklar vererek önemli başarılara imza atıyorlar. Maalesef ben onlar gibi olamadım.” diyor.

IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN

Bahattin Karakoç

 

 

Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bahaeddin KARAKOÇ
(Uzaklara Türkü)

(İbrahim Sadri seslendirmiştir)


Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman II



Bilirsin ki burda değilim artık
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...
Gelir benim yüreğimde toplanır,
Dağların üstünden sıyrılan duman.
Bir yanım mosmordur, bir yanım beyaz,
Bir yanım karakış, bir yanım ilk yaz.
Can evime bakışların saplanır;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman;
Ne sen gurbetçisin, ne ben sılacı.
Senden gayrısına bakmam mümkün mü;
Gözlerimi esir alan dağlardan.
Kapımı üç defa çalan postacı
Adresinde yok! Diye notlar düşer,
Eski adresimde bir hüzün eser;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

Eski adresimse kurumuş bir gül,
Gizemli bir ıtır, domur domur kan,
Yaba yaba yelde savrulur gönül,
Firkatli turnalar geçer uzaktan.
Dalgınlığım debimetre tanımaz,
Başım çarpar bir gemi bordasına
Düşerim bir girdabın ortasına
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

Birden bezeklenir sevda haritam,
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman...
Lâleler toplarım ben tutam tutam,
Bizim için çalar kıvrak bir keman.
Gök papatya, yer ise lâle bahçesi,
Aşka ışık dokur kuşların sesi.
Seninle hep aynı yerde oluruz;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

Kumaşı eprimiş üç mevsim geçer,
İlkyazla uyanır derin uyuyan.
Tan sesine cıvıldaşır serçeler,
Sevdadır anlıma namlu dayayan.
Havuzuma ay ışığı dökülür.
Bilirsin ki burda değilim artık,
Ruhum yağmur yağmur göğe çekilir;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

Gülde çiy damlası... Buzum sırçayım;
Güneşe çarpınca param parçayım.
Bir gün Emirgândayım, bir Kanlıcada,
Üsküdarda, Beykozda, Çamlıcada.
Şehir bir hançerken kan burgacında.
Mekâna sığar mı bu deli yürek?
Bir sevda çeşmesi, bu deli yürek.
Baylanır, beklerken baygın düşerim;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

Bahaettin KARAKOÇ (Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman/Ayışığında Serenatlar-Sıla Kitapları)

Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman III



Saçlarına pütür pütür yapışmış,
Gözlerinin rengi ile sıvanmış
Bir avuç kuru çiçek topladım.
Kırılıp dökülmesinler diye
Sevgiyle, özenle tek tek topladım.
Yürek fideledim zamana ve mekâna,
Hasat vakti geldi yürek topladım.
Belli ki bu yıl da vuslat gecikecek
Aşıdır, serumdur, besindir her umut,
Ey sevgili umudunu diri tut! ...
Bedenim hür değil, mühlet ver bana,
Er veya geç çıkıp geleceğim sana;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

Mevsimi geçiyormuş, geçsin varsın,
Hep böyle dönüyor zaman tekeri.
Biri gider, biri gelir mevsimlerin,
Sonsuzluğu, diri aşklarla kucaklarsın.
Acılardan damıtırsın şekeri,
Sabrı da güzel olur çeyizi hazır kızların.
En ışıltılı çağında yıldızların
Kaç bıldır öteden göz kırpar bana,
Her umut bir yoldaş, her dert âşina.
Sorma ıhlamurlar ne zaman çiçek açar? ...
Beni güneşin ortasına atsalar da
Yanarım, pişerim, gelirim sana;
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman! ...

BAHAETTİN KARAKOÇ (Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman/Ay Işığında Serenatlar - Sıla Kitapları)

Bahattin Karakoç


Şiirimi Vietnamlı çocuktan dinleyince dakikalarca ağladım

5. Türkçe Olimpiyatları’nda şiir dalında birinci olan ‘Kepez’

Tıklayınız
 
Kırgızistanlı Aida, Kepez adlı şiir

ve yarışmada okunan ‘Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman’ şiirlerinin yazarı şair Bahattin Karakoç ile de görüştük, duygularını bizimle paylaşmasını istedik. Bahattin Karakoç, her cümlesinden heyecan ve memnuniyet duyulan sözlerini şöyle sıraladı: “O çocukların ağzından Türkçeyi dinleyince ülkemi daha çok sevdim. Şiirlerimin dili biraz ağırdır. Kelimeleri sembollere yükleyerek, damıtarak kapalı yazarım. Açıkçası dinlemeden önce bir Vietnamlının şiirimi bu kadar iyi yorumlayacağını düşünmemiştim. Ama ‘Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman’ şiirimi Vietnamlı Hanhnguyen Hua Dieu, o kadar güzel yorumladı ki dakikalarca ağladım. Belki kelimeleri tam söyleyemiyordu; ama ifadesiyle, telaffuzuyla ve yüklediği anlamla adeta şiirimi altın gibi parlattı. 77 yaşındayım, diyebilirim ki; hayatımın en güzel anını şiirimi o çocuğun ağzından dinlediğim zaman yaşadım. Bu zamana kadar çok ödül ve takdir aldım; ama hiçbiri bu olay kadar beni mutlu etmedi.

İnsanlar ister farkına varsın ister varmasın Türkiye’de çok iyi şeyler oluyor. Bu kervan inşallah yürüyecek. İlk yapıldığı günden bu yana Türkçe Olimpiyatları’nı büyük ilgi ve merakla takip ediyorum. Ve bunu yapanları gönülden takdir ediyorum. O çocukları yetiştirip aramıza getirenler çok büyük hizmetler yapıyor. Çünkü içine kapanan ülkemizi adeta bir pencereyle dünyaya açtılar. Dünyadaki hiç kimse önden giden atlıların yaptığını yapamadı.


Vietnam - Ihlamurlar çiçek açtığı zaman


Bahattin Karakoç'u ağlatan

Vietnamlı Türk Okulu Öğrencisinden dinleyin bu muhteşem şiiri.

Sezai Karakoç, Necip Fazıl ve Said Nursi beni çok etkiledi

Sezai Karakoç ile Necip Fazıl beni çok etkilemiştir, fikrî dünyamın gelişmesinde Bediüzzaman Said Nursi’nin büyük etkisi vardır. Necip Fazıl ise gerçekten hem üslubumu hem de ruh dünyamı derinden etkiledi. Gençlik yıllarımda memleketten İstanbul’a Necip Fazıl’ı görmek için gelmiştim. Beni dizine oturtup nasihat etmiş ve ilgi göstermişti. O günü hiç unutmadım, benim için ehemmiyeti büyüktür. Yeni şiirler yazmaya vakit bulamasam da halen her hafta üstat Sezai Karakoç’un da olduğu edebi toplantılara katılıyorum. O atmosferin içinde olmak beni hem mutlu ediyor hem de manevi olarak besliyor.

19/4/2007

Gülennur

 

Bir umran düşü bu, devasa; adı Gülennur
Bir gonca bir gül elele, mevsim-i baharda
Gülünce bu gül bahsi talan olur rüzgârda
Bir gül... Hemen yanı başında dikili duvar...
Bir sevgi korosu bu aynada çatlar surlar,

Adı Gülennur; elinde bir hicret fermanı
Bahçede bir gül, hemen yanı başında duvar...
Ve duvarın da ardında bir gül, bir gül daha...
Güller... Bu bir gül ormanı, bu bir gül harmanı
Arayan gülde bulur hem derdi hem dermanı

Güller soldu kurudu, hem kaç bahar, kaç hazan oldu
Gülkurusu düşer oldu vazonun kırılgan aydınlığına
Bir Kırık Testi dolaşır oldu elden ele, dilden dile
Dönmedin bir türlü, kaç katmerli hazan oldu
Kavanozlardaki toprak genzinde tüten bir rayiha
Toprak kokusu rüzgârın dinmeyen çağrısı, ağrısı
Ateşin yazların ardından yandı yapraklar
Bu kaçıncı hasret bak yine hazan oldu

Hüseyin Kolukırık

 

http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1717&yagmur=bolum2&sid=35&kat=5

19/3/2007

Çanakkale Şehitlerine

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

 


Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

15/3/2007

KİMSEYE DİYEMEDİM

Kimseye Diyemedim..
>
>
>Öyle çok pazarlik ettim ki Seninle ey Rabb'im. Sen çagirinca,
>kendime
>
>ayirdigim vakitlerden çalindigini düsündüm. Ezan okununca,
>sevdiklerimle
>geçirdigim zamanlarin azalmasindan korktum.
>
>Vakit girince, içim "ciz" etti hep. Odamdan uzaklastim, biraktim
>isimi,
>bozdum keyfimi; öylece namaza durdum.
>
>Ayak diredim, "az sonra kilsam da olur!" dedim. "Az sonra"larim "çok
>sonralar"a döndü, geç kaldim, geç kalmaktan utanmadim.
>
>Sonunda ayaklarimi sürüye sürüye vardim huzuruna. Pazarligimi vaktin
>daralmisligini bahane
>ederek yeniden ileri sürdüm.
>
>Kaçiyordu namaz ya; o yüzden çabucak kildim, selam verdim, hemen
>kalktim,
>rahatladim.
>
>Oysa rahatligi Sana borçluyum. Agrimayan her bir disim kadar huzur
>borçluyum
>
>Sana. Damarlarimin her bir noktasinda pihtilasmayan kanim kadar
>sükûnet
>borçluyum Sana.
>
>Tenimin kasinmayan her bir noktasi kadar rahatlik borçluyum Sana.
>Dislerim
>agriyacak olsa her biri için harcayacagim zaman Senin.
>
>Kanim pihtilasip damarlarim tikanacak olsa, her defasinda izdirap ve
>korkuyla geçirecegim saatlerin hepsi Senin.
>
>Tenim her noktasinda yirtilacakmis gibi aciyacak olsa, kendi kendime
>dar
>gelecegim huzursuz günler Senin.
>
>Gün oldu; usandim. Sabrimi tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya
>
>heveslendim.
>
>Benden istedigin zamani çok gördüm. Benden istedigini, benim için
>istedigini
>bile bile, huzurunda huzursuz durdum.
>
>
>Fazla buldum namazin rekatlarini; kisaltmak için bahaneler aradim.
>
>Günümü delik desik etmeni, isimin arasina kesintiler
>sokmani,hayatimin
>ortasina duraklar koymani, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm.
>
>"Beni bana birak!"larla durdum huzuruna; içim baska bir yerlerin
>türküsünü
>söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mihli kaldim.
>
>
>Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamani bana! Bir uçurumun
>dibine
>savrulmus bir arabada çaresizce Sana yalvartiyor olabilirdin beni.
>
>Korkulu bir savasin orta yerinde ates ve kan kusan bombalarin
>altinda
>günümü
>de, isimi de, uykumu da,
>hatta rüyalarimi da delik desik etmelerini
>takdir
>edebilirdin.
>
>Düsmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genislik
>borçluyum Sana.
>
>Içten pazarlikti benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim.
>
>Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm.
>Kendimi
>sifirlamayi, benligimi hiçe indirgemeyi beceremedim.
>
>Ensemde kaderin sicacik nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine
>inemedim.
>
>Acelem vardi; alnimi koydugum gibi kaldirdim seccadeden.
>
>Bütün benligimle asagi inemedim. Isim vardi, secdemi isime zaman
>kazandim. Secdeye kalbimi de sigdirmaya çalismadim.
>
>Uykum vardi, secdemi sig birakip uykumu derinlestirdim.
>
>Itirafimdir: Bencilligimi de sirtima alip rükûlarda
>eritemedim.
>
>Bedenim egilirken huzurunda, "emrolundugum gibi dosdogru olma"nin
>agirligini
>sirtima almayi erteledim. "Sirasi degil!"di; "hele dur; sonra da
>olur!"du.
>
>En Sevgili'ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alinmadim.
>
>Sen dileseydin, çocugumun ciliz nabizlarinin esliginde, los ve
>nesesiz bir
>yogun bakim odasinda, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce,
>ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranina kilitleyebilirdin.
>
>Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar
>kipirtisinin gölgesinde, mini mini bir sarsintinin beklentisi içinde
>saçlarima aklar düsürebilirdin.
>
>Içten pazarlik mi denir buna? Sen bilirsin Seninle ettigim
>pazarligi.
>
>Kendime sakladigim ve hatta kendimden de sakladigim sir bu.
>Dilime
>bile
>degdirmekten korktugum, agzima almaktan utandigim öyle bir sir iste.
>
>Fisildamasi bile aci veriyor ya... Meselâ, uzayinca Fatiha, uzayinca
>sûre,
>heceler sanki özgürlüge giden yolu taslar gibi kestikçe, "bitmez
>simdi bu
>namaz!" dedigim çok oldu.
>
>Ama içimden.
>
>  Kimseler duymadi.
>
>Bir Sen duydun beni ey Rabb'im. Sirrimi bir Sen bildin. Kendimi
>lüzumsuz
>hissederken seccadenin üzerinde, dudagim anlamina yetisemedigim
>kelimeler
>için oynarken,
>
>Sen beni söyledigimden fazlasiyla duydun, söyleyemedigimi de, dile
>getiremedigimi de bildin. Ruhumu alip uzaklara
>gittigim halde, bir bedenimi biraktigim halde huzurunda, kovmadin
>beni,
>yakinliginda tuttun.
>
>Itirafimdir; öyle
>anlatildigi gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz
>namazi...
>
>"Aradan çikarmaya çalistigim" oldu namazi.
>
>  Geçistirdim namazi.
>Bir "sorun"du çözdüm, hallettim.
>
>Selam verip sonra yasamaya basladim...
>
>Yasamayi namazin içinde aramaliydim.
>
>Namazi yasamanin içine sizdirmaliydim oysa.
>
>Bilemedim.
>
>Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlik ettim; ama
>
>Sen utandirmadin, yine yine yine huzuruna aldin beni.
>
>Her secdede rahmetinle oksadin alnimi.
>
>Her rükûda "aferinler" fisildadin gönlüme.
>
>Her vakitte yeni bir sayfanin akligina çagirdin ruhumu.
>
>Yüzüme vurmadin.
>
>Azarlamadin.
>
>Asagilamadin.
>
>Hepten umut kesmedin benden.
>
>
>Yok saymadin.
>
>Utandirmadin.
>
>Pazarlik ettigimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb'im.
>
>Kimselere söylemedin.
>
>Sirdasim Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni
>ayiplamandan
>korkmam.
>
>Ben iste böyleyim; yine "bana ait"lerin hesabindayim.
>
>Baska kime söyleyeyim?
>
>Baska kimin anlayisindan medet umayim?
>
>SENAI DEMIRCI

13/3/2007

Çanakkale Şehitleri

Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...

O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;

Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pak alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.

Herc u merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...

Seni ancak ebediyyetler eder istiab.

"Bu, taşındır" diyerek Kâbe'yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,

Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;

Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;

Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,

Türbedârın gibi ta fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i,

Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...

Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,


......

9/3/2007

TAŞ

Merhametsiz kalpleri

Sana benzettiler

Sana dilsiz

Sana ruhsuz dediler

Halbuki

Senindir degirmendeki beste

Seninle bicim verir

Ruhuna heykeltraş

Sana yazılır dert

Sana vurulur baş

Milyonlarca yıl

Milyonlarca insanın taptıgı taş

Surlarla sütunlar

Ceşmeler kemerler senden yapılır

Senden yapılır Allah'a tırmanan merdiven

Namaz vakti Müslüman'lar

Senden haykırır

Günahkar insanları

Allah taş edermiş

Görmedim ama inanırım

Hatta birgün gelecek

Göklerden yagacaksın sanırım

Taşlardır beka

Taşlardır edebiyat

Taştan başka ne bıraktı tarihe medeniyet?

İnsan oglu taş olup baş yarar

Taşı üst üste kor yapar

Bir taraftan durmadan yıkar

Ve bir gün

Uzatılır boylu boyunca

Şehrin musalla taşına

Yine bir taş dikilr başına

İşte

Bu taştır insan ogluna baki

Üstünde bir tarih

Bir fatiha

Bir hüvelbaki

 

Fahri ERDİNÇ

8/2/2007

Lem'a Evleri

LEM’A EVLERİ / YAŞAR BEÇENE


Birden yakalanırsın bir fırtınaya
Meçhule yol alırsın bilmem ki nere
Gözünü kırptığında bir masivaya
Sürükler gemini nice kedere
Birden yakalanırsın bir fırtınaya

Kaldığın şehirlerde gülemez yüzler
Yükselen çığlıklar yürek dağlatır
Boynu büküktür şimdi elmastan sözler
Her hali gönüllere hüznü anlatır
Kaldığın şehirlerde gülemez yüzler

Neon lambalarının ışıtmaz feri
İnliyor inim inim loş sokakları
Şefkatin kaybolduğu günlerden beri
Kalbe huzur vermiyor boş ufukları
Neon lambalarının ışıtmaz feri

Kuşların cilveleri garip, yabancı
Her hayal kırıklığı; seni inletir
Çok zaman bir yanında beliren sancı
Ruhuna gaiplerden ninni dinletir
Kuşların cilveleri garip yabancı

Depreşiyorken ruhun çıkış ararsın
Bulursun ahengini kaybolan ritmin
Altın olur nefesin ânı sağarsın
Pörsüyen ne var ise yakar ateşin
Depreşiyorken ruhun çıkış ararsın


Yeşil bahçeleriyle lem’a evleri
Beton yığınlarında hüznü bitirir
Sonsuza ‘Gül’ le gider keçelileri
Bu yaban şehirleri nurda eritir
Yeşil bahçeleriyle lem’a evleri

http://www.yagmurdergisi.com.tr/eyagmur/konular.php?GOSTER&konu_id=16

« Önceki ::