Whitelily

29/6/2007

Pitbul'un sevgisi

15/5/2007

Anne-babalarımıza nasıl davranmalıyız?

Image
Hizmet ederek rızâlarını kazanmaya çalışmalıyız.
Yumuşak konuşmalı, “Öf” bile dememeliyiz.
Sesimizi, onların sesinden yükseğe çıkarmamalıyız.
Yanlarında çok konuşmamalı, edebi aşmamalıyız.
Kinayeli, dokunaklı ve kırıcı söz söylememeliyiz.
Eşimizi, dostumuzu onlardan üstün tutmamalıyız.
İsimleri ile çağırmamalı, sözlerini kesmemeli, bilgiçlik taslamamalıyız.
Anne-baba yanlış da söylese, öyle değil diyerek kaba bir üslupla itiraz etmemeliyiz.
Anne-babanın arasını açacak söz ve hareketlerden uzak durmalıyız. Gelinleri, anne-baba ile oğullarının arasını açacak sözlerden de uzak durmalıdır.
Kayınvalide ve kayınpederler de hürmet açısından anne-baba ile aynı kıymete sahiptir.
Konuşurken, “yap, yapma!” gibi ifadeler kullanmamalıyı z. “Yapar mısın” gibi sözlerle ricada bulunmalıyız. Ana-babası günah işleyen çocuk, onlara nasihat eder. Kabul etmezlerse susar. Affolunmaları için dua eder.
Muhtaç iseler geçimlerini sağlamakla yükümlüyüz.
Elbiseleri yoksa elbise temin etmeliyiz.
Bir iş buyurduklarında emirlerini yerine getirmeliyiz. Günah olan emirler yerine getirilmez.
Bir yere yürüyerek giderken hürmeten arkalarından gitmeliyiz.
Onları görünce ayağa kalkmalı, hemen yanlarına gitmeli, onlar oturuncaya kadar ayakta durmalı, izinsiz oturmamalıyız. Otururken edepli oturmalı, ayağını uzatarak oturmamalıyız.
Dostlarını dost bilip davet ederek gönüllerini almalı. Hoşlaşmadığı insanlardan da uzak durmaya çalışmalıyız.
Hayır dualarını almalı. Ana-baba duasını ganimet bilmeli. Beddualarından sakınmalıyız.
Vefatlarında definlerini güzelce yapmalı, biliyorsak cenaze namazını kıldırmalıyız.
Geriye bıraktıkları borçları varsa borçlarını ödemeliyiz.
Dine uygun vasiyetlerini yerine getirmeliyiz.
Kabirlerini ziyâret edip Kur’ân-ı Kerîm okuyarak, onlar adına hayır hasenatta bulunarak amel defterlerini açık tutup, mağfiret olunmalarını istemeliyiz.

15/3/2007

Göğebakan’dan 'Aşk'a beste

Göğebakan’dan 'Aşk'a beste, Dinle


Anadolu rock müziğinin usta yorumcu ve bestecisi Murat Göğebakan, iki yıldır çalışmalarını yürüttüğü 'Sevgiliye' adlı albümünün kayıtlarını tamamladı.


http://www.samanyoluhaber.com/index.php?khide=1&ghide=1&dosya=2&did=40316     dinlemek için tıklayınız...
 
19 Mart'ta piyasaya çıkacak kasette, Barış Manço'nun unutulmaz parçası 'Gülpembe'nin yanı sıra; sözleri M. Fethullah Gülen'e ait olan 'Aşk' isimli parça da var. Seslendirdiği eserlerde doğruyu, güzelliği ve sevgiyi anlatan Göğebakan, bunun en güzel örneği Hz. Peygamber olduğu için albümü O'na ithaf ettiğini vurguluyor. "O'ndan daha büyük bir sevgili olduğuna inanmıyorum." diyen ünlü sanatçı, çok satıp satmamanın kendisi için önemli olmadığını kaydediyor. "Mühim olan, bir kişi bile olsa insanların kalbine girebilmektir." ifadesini kullanıyor. Murat Göğebakan, sözü ve müziği kendisine ait olan 'Sevdim' adlı parçayı da Fethullah Gülen'e armağan ediyor. Gerekçesini ise şöyle açıklıyor: "Çünkü ben onu sevdim. Her şeyini şartsız sevdim. İnsan olarak sevdim. Yaradan'ı sevdiğim için sevdim."
Sanatçının beş eserinin yer aldığı 'Sevgili'ye albümünde, albümün çıkış parçası olan Sen Yoktun'un müziği Mürare'ye, sözleri Murat Göğebakan'a ait. Piyano ve keman ağırlıklı Ayrılamam, yan flüt ağırlıklı Güz Yaprakları, Sevdim ve Gözleri Kara Yarim Göğebakan'ın uzun süre üzerinde çalıştığı şarkılar. Barış Manço'nun Gül Pembe adlı şarkısının da yer aldığı albümde sanatçının yorumu Manço'nun yorumuna yakınlığı ile dikkat çekiyor. Albümde ayrıca 'Ellerini Çekip Benden' adlı halk türküsü ile 70'li yıllarda Yeliz'in seslendirdiği 'Bu Ne Dünya Kardeşim Böyle' de yeniden yorumlanıyor.

Sözleri M. Fethullah Gülen'e ait olan 'Aşk' adlı şarkının kendisi için çok özel bir yeri olduğunu vurguluyan Göğebakan, şunları söylüyor: "Çağrı Göktepe, bir gün bana bir şarkı getirdi. İnanılmaz etkilendim. Oturdum ağladım. Bu şarkıyı okumuş olmak benim için bir onurdur. Barış Manço'nun eserini de okumak benim için onurdur. İnsanları düşünceleriyle yargılamak benim hakkım değildir. İnsanları çok seviyorum. Her ne olursa olsun bu sözler çok güzel."

Arkadaşlarının, bu şarkıyı seçmesinin ileride suiistimallere uğrayabileceği ve eleştirilere maruz kalabileceği hakkındaki sözlerine katılmadığını söyleyen Murat Göğebakan, "Önemli olan şarkının sözleri ve içindeki derin mânâ. Bu sözleri Nazım Hikmet ya da Hitler de yazabilirdi; ama Fethullah Gülen yazmış. Önemli olan bunları yazabilmekti. Ben yazamıyorum. Ama yazana da saygı duymak gerekir." diyor. Sanatçı, 'Sevgiliye' albümünde M. Fethullah Gülen'e ithaf ettiği 'Sevdim' adlı parça hakkında da kısa ve öz konuşuyor: "Çünkü onu ben sevdim. Her şeyini şartsız sevdim. İnsan olarak sevdim. Yaradan'ı sevdiğim için sevdim." Göğebakan, ilk kez, kendi kurduğu stüdyoda kayıtlarını yaptığı albüm şarkılarının üzerinde aylarca çalışmış.

Aşk

Ah edip ağlamadan
Sineler dağlamadan
Su gibi çağlamadan
Bu dağlardan aşılmaz

Yolcu buruk baş gerek
Gözde daim yaş gerek
Huy biraz yavaş gerek
Yoksa yollar aşılmaz

Sine kebap olmadan
Vakit miyad dolmadan
Sen senden kurtulmadan
İmkansız, imkansız
bu yollar aşılmaz

22/2/2007

Bir Sevgi Arıyorum

Sevgililer günü için güzel sözler arıyordu. Sahafları dolaştı gün boyu. Kitapların sayfalarını çevirdi. Ama bir şey bulamadı. Belki vardı da o bulamadı. Bakışları hüzünlü ayrıldı sahaflardan. Vardı elbette. Bazı kitaplar vardı sevgiden söz eden. Lakin bunlar sıradan sözlerdi. İçi boş olan ama kabuğu cilalı laflar yani.
Evet hüzünlüydü. Sevgilisine göndereceği bir söz yok muydu bu âlemde. Kimse şöyle kalbinden akan bir söz doldurmamış mıydı kelime ve cümle kadehlerine. İçince insanı iliklerine kadar doyuran. Şehevi sözler, öpücükler falan filan bunların hepsi derin sevginin, gerçek muhabbetin gerisinde şeylerdi. Bitik insanların şiarı. Bir sevgi ki köklü. Onun meyveleri maverada olmalıydı. “Sonsuza dek seni seveceğim” diyen bir insan arıyordu. Ama bu sevginin toprağı sağlam olmalı ve kalbe güç ve gıda vermeliydi.
O gün evine üzgün geldi. Damarını titretecek, kanını alevlendirecek ve onu engin okyanuslara yelken açtıracak bir söz, bir tek cümle yok muydu bu âlemde.
Sevmek, muhabbet etmek kötü bir şey miydi de böyle suni sözlerle anlatılıyordu ve uçsuz bucaksız sevgiler kesik hırıltılı kelimelerle terennüm edilmeye çalışılıyordu. Evet, bir ney sesi duymak istiyordu o. Uzun bir soluk duymak istiyordu.
O gün interneti açtı işte. Sörf yapmaya başladı orada. Birkaç kelime düşer miydi avuçlarına. Eğer düşerse gün sonunda güzel bir teselli ve sıkıntılarına denk düşen bir armağan olacaktı bu.
Sörf yapmaya devam etti. Bitevi siteden siteye geçiyordu. Heyhat hepsinde o resimler ve yine o bedeni hazlara sevkeden sevgi sözcükleri vardı. Bunlarla kurulan yuvalar nasıl olur da ebedi hayatta da devam ederdi. Ömrü çok kısa olan bu birliktelikler kalplerden kalplere kurulmuş köprülerden, kameriyelerden, duvarlardan, yıldızlardan oluşmadığı için bu kâinat bu dünya köhne ve çürük idi. Onu bir öfke kıvılcımı yakıp kül ederdi. Bir nefsanî hal ve keyfiyet zelzeleye tutulmuş gibi yıkar yokluğa savururdu.
Evet, onun istediği sevgi ebedi kaynaklı ve ebedi meyveli, ebedi yükselişli, sonsuz düşlü, sınırsız hülyalı, bitimsiz zevk ve neşeli olmalıydı.
Bir sevgi ki sonsuzda noktalanmıyor ve ebediyete ürün vermiyor ve o iklimde dal budak salmıyor ona sevgi denmezdi. O bir alış veriş; acemi ve bencilce bir alış veriş ve basit bir mübadeleden başka bir şey değildi. Arz ve talep küflü birer meta içindi. Evet, Pazar, et pazarı, satılanlarda hırıltılar, zavallıca serenatlar ve içi boş hal ve keyfiyetlerdi. Bir yığın yalandı o pazarda satılan. Eda yalan seda yalan, yürüyüş yalan, endam bile yalan ve sahteydi. Duruş, konuşma, bakış, gülüşler hep boya ve plastikti bu pazarda.
Ya sahte olmayanı yok muydu bu sevginin. İşte öyle bir pazara çeken cümleleri arıyordu o. O çarşıya sevk eden kelimeleri ve paragrafları arıyordu. Sevgilisiyle arasında ebedi bir bağ oluşturacak ve onunla kabirde, mizanda, haşirde sıratta beraber olmaya özendirecek sözler cümleler ve kelimeler. Böyle bir söz var mıydı? Varsa neredeydi?
İşte sörfüne devam ediyordu.
“Sevginin kanatları insanı uçurur” diye bir söz okudu. Nerede, dedi dudakları. Nereye uçurur. Menzili olmayan bir uçuş bana göre anlamsız ve kaos yüklü bir uçuştur. Hedefsiz bir yürüyüş gibi. Belli belirsiz adımlarla gidilen ve çıkılan bir yolculuk gibi.
Bir yerde “Sev ki ben de seni seveyim” gibi bir söz okudu. Ne dedi? Bu ne kötü alış veriştir böyle. Al gülümü ver gülümü, gibi bir şey. Menfaat kokusu dokusu taşıyan cümleler.
“Aşkımız sonsuza dek sürecek” diye bir söz vardı bir yerde. Bu biraz iyiydi. Ama neden, dedi. Nasıl dedi. Niçin dedi. Anlamsız bir söz. Sebep yok çünkü. Neden seveceğim onu sonsuza dek. Sebep nedir. Cevapları yoktu hiç birinin.
Altı boş sözler bunlar. Bir adım öteye gidemeyen kavi olmayan, güçlü olmayan iyi yontulmamış, ya da madeni çok kötü oklar gibi.
Çıktığı yay sanki gerilmiş mi. O da eğiri büğrü ve zavallıca bir şeyden yapılanmış. Evet, “paslı bir yüreğin sevgisi de paslıdır, aşkı da yaslıdır” dedi kendi kendine. Bak bu söz bile bunlardan üstündü. Bırak şimdi şımarık düşünmeyi, dedi kendi kendine. Devam et ve bu sevgi kaynağını bul. Bir ara fgulen.com diye bir siteye rastladı. Üstünde güzel resimler vardı. Eskiden beri merak ederdi bu insanın düşüncelerini. Acaba sevgi hakkında ne diyordu. Diğer konularda gayet oturaklı sözleri vardı. Birkaç sefer medyada dinlemişti. Samimi cümlelerine rastlamıştı. Ama bu sevgi meselesinde onun (hoca olduğu için) günah diyeceği belliydi. Evet, bu korku ile ürküntü ile siteye daldı. Dalış o dalış. Okuduğu cümlelerle halden hale geçmeye başladı. Yüzü utancından kıpkırmızı olmuştu. Bir süre önce düşündüğü düşünceler kırılıp dökülmüş, hazan yaprakları gibi fikir ve hayal dallarından düşmüş onun yerini taze filizler almıştı. Aman Allah’ım. Bir hoca sevgiye günah demiyordu. Onu kalplerde mayalanan bir ümit ve ötelere yükselten bir refref olarak görüyordu.
Aşk, deyince “aman ha” diyenleri çok duymuştu. Onun için asla sevgiden büyüklerin yanında söz etmiyordu. Ama şimdi bir sevgi fırtınasına tutulmuş gidiyordu işte.
“Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her ruhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken “sevgi” der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.
Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve naralar atarak baş aşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.
Her varlık, kâinattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekte, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.” cümlelerini okudu. Sevgiyi böylesine güzel tarif eden değil hocaya hiçbir yazara rastlamamıştı şimdiye dek. Kalbinde bir şeyler oluyordu.
“Muhabbet rahlesi önünde diz çöküp ömrünü sevgi meşk etmeye adamış talihliler, hiçbir zaman sözlüklerinde, kine, nefrete, gayza, komploya yer vermemiş ve ölümleri pahasına da olsa düşmanlığa başvurmamışlardır; vurmazlar da. Onların muhabbetle iki büklüm olmuş boyunları her zaman sevgiye selam durmuş ve sevgiden başkasına kıyam etmemiştir. Hele onlar birer sevgi küheylanı gibi şahlandıklarında, düşmanlık duygusu saklanacak in aramaya durmuş; nefret, gayzından çatlamış; kin, öldüren bir yutkunmaya dönüşmüş ve komplo gelip sahibinin boynuna dolanmıştır.” cümleleri daha da hayretine mucip oldu. Bu sevgi rahle-i tedrisi de neydi. Bu bir mektep miydi? Evet, sevgiyi bir mektep olarak görüyordu Fethullah Gülen. Sevgi okulu. Heyhat dedi kendi kendine. Sevginin okulu olmasını arzulayan bir yüreğin nasıl sevdiğini ve nasıl bir sevgi okyanusu taşıdığını idrak etmeye çalıştı ama buna muktedir olamadı. Bu düşüncenin ötesinde bir yürek erginliği ve kalp vüsati ve sınırsızlığıydı. Bunu akılla kavramak mümkün değildi.
“İnsanı, insan olduğu için sevmek ve saygılı olmak; Yaratıcıya saygılı olmanın ifadesidir. Yoksa kendi gibi düşünenleri sevmek ve saymak, samimi ve insanca bir sevgi ve saygı değil, bir bencillik ve insanın kendi kendini putlaştırması demektir. Hele hele, temel düşünce ve tasavvurda, aynı çizgide olup da, tıpatıp bizim gibi düşünmeyenleri horlama ve hakir görme bir mürüvvetsizlik ve hodgamlıktır.” cümleleriyle mest oldu. Bu cümleler şimdiye dek hiç rastlamadığı cinsten bir güzelliğe ve özlülüğe sahipti.
Evet, insanın sevgi derken enesini ve egosunu öne sürmesi ne kadar kötü bir şeydi. Bir de bunu sevgi, diye yutturmaya çalışmak enayileri aldatmak için söylenen sözlerden ibaretti. Buna kanan var mıdır şu âlemde bilemem.
Ama zannetmiyorum, dedi içinden. Evet, sevgi bir güzellik, bir kendini başkasına feda etmekti. Bir fedakârlık bir digergamlıktı. Yani ben seni kalbime koydum. Ve kendimi senin yoluna adadım. Ebediyen de senin için her şeyimi feda etmeye hazırım, demekti sevginin manası. Bu ne müthiş bir iç dekoru ve bir sevgi panoraması ve ümit tablosuydu Ya Rabbi.
Şimdiye dek korkak parmak uçları niçin tuşlara basıp bu siteye yönelmemiş ve kalbi niçin biraz cesaret deyip girmemişti bu iç açıcı, efsunkâr iklime… İşte sözler, dedi dudakları. Her kelimesi ve cümlesi ebedi bir neye benziyor. Uzun soluklu, içten ve samimi. Gerçek sevgiyi, adam gibi sevmeyi işaret eden cümleler.
Ardından şu cümleler bir evvelki sözleri tamamlar mahiyette ruhuna bir bengisu gibi aktı.
“Onun içindir ki, “ebed-müddet” var olmayı düşünen herkes, mutlaka başkalarını da kurtarıp kucaklamayı ülkü edinmelidir ki, ebediyet yolunda kurtarıp kucakladığı herkes tarafından da kucaklanabilsin. Bunun aksine, kendi kurtuluşlarını başkalarını yıkma üzerine bina eden bencil, haris ve merhametsiz ruhlar, sevmedikleri gibi sevilmemişler ve her kesim tarafından istiskal edilegelmişlerdir. Ayrıca, yararlı insanın yararı herkesten evvel kendine, zararlı insanın zararı da kendinedir. Tabiatında yararlı olma cevheri bulunan bir insan, tabiat ve karakterini sergileyip gönlünün diliyle kendini ifade ettiği her yerde, granitler gibi en sert gönüllerde bile taht kurabilmiş ve herkesin “vird-i zebânı” olagelmiştir.” cümleleriyle tekrar mest oldu ve hayrete düştü. Ebedi var olmaktı sevgi. Ona ermek de ebedi var olmanın rükünlerini şartlarını yaşamakla olur. Yani sevmek, sevdiğiyle birlikte ebedi bir yola girmek. Kol kola omuz omuza. Onun düştüğü yerde elinden tutmak ve kaldırmak. Bırakıp gitmek değil.
Evet, işte aradığı sevgi cümleleriydi bunlar. Köksüz değildi. Göksüz değildi. Evet, buudu, boyutu alabildiğine geniş ve sınırsız idi. Bu sevgi sözcükleri ve cümleleri içinde insan Atlas Okyanusu’nda Büyük Okyanus’ta, Hind Okyanusu’nda yüzer gibi yüzüyor ve mest ü hayran olup kendinden geçiyordu. Bazen bu yüzmeler yetmiyor kendinin zaman ve mekân ötesine doğru çekildiğini duyuyor ve adeta bunu yaşıyordu. İnsanı sevmenin neler yaptıracağını, bir kalbi nasıl bedevilikten medeniliğe çekebileceğini öğreniyor ve böylece ötelere doğru kanatlanıyor. Acaba ötelerde maverada da bu sevgili için bir şeyler yapmam imkânı var mı? Fedakârlıkta bulunmam mümkün mü, diye düşünüyordu.
Böyle bir iksir içiyordu işte. Böyle tiryak yudumluyordu bu Sevgililer Günü’nün arefesinde.
Gözleri buharlaşmış gibi yaşarıyor, bakışları uhrevileşmiş gibi derinleşiyordu. Kalktı aynaya baktı. Zülüfleri alnına düşmüştü. Sevgilisi onun bu halini pek severdi. Elleriyle daha da dağıtırdı saçlarını. O da ona bakar gülümserdi. İşte şimdi bu dağınık zülüflerini sanki F. Gülen taramıştı. Arkaya doğru saçlarını tatlı bir kavisle yatırmış. Böyle dağınık ve derbeder olma. Sevginin gücü çok fazladır ve insanı ebedi bir pehlivan yapar. Yeter ki sev, diyordu.
Ardından Allah sevgisiyle ilgili şeyler okudu. Baktı ki asıl sevginin Allah sevgisi olduğunu idrak etti. Evet dedi. İşte bu. Kök salacak ebedi bir toprak ve sarsılmaz bir zemin. Meyveleri yok olmayacak bir iklim. Güneşi suyu havası ebedi olan bir güzellikler diyarı ve asıl sevgilinin sunduğu iksir ve tiryak ve ebedi mutluluk ve saadet yurdu.
“Mecazî muhabbet çocukları sokak sokak dolaşır, sevgiciklerinin dellâllığını yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranır ve sevdiklerini dillere düşürürler. Hak âşıkları gürültüsüz ve içtendirler; başlarını O’nun eşiğine kor, içlerini O’na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama kat’iyen sırlarını fâş etmezler. Ellerini-ayaklarını, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını O’nun emrine verir; kalpleriyle hep sıfât-ı sübhâniye matla’larında dolaşırlar. O’nun ziyâ-i vücudu karşısında âdeta erir ve bir muhabbet fânisi haline gelirler: Duydukça daha derinden O’nu, yanarlar cayır cayır; yandıkça “daha!” derler. Yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kandıkça “daha!” derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça “daha!” derler. Doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, “daha!” derler. Onlar “daha” dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur. Artık onlar duyarlarsa her zaman O’nu duyarlar, severlerse hep O’nu severler, düşünürlerse O’nu düşünürler ve her şeyde O’nun cemalinden, tasavvurları aşkın cilveler temâşâ ederler. An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetlerinden uzaklaşarak iradelerini O’nun iradesine bağlar, temayülleriyle O’nun isteklerinde erir ve bu yüce payeyi de O’nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle değerlendirirler. Sevgilerini O’na itaatle seslendirir, aşklarını O’na vefa ve sadakatle dillendirir ve kalplerinin kapılarını ağyar düşüncesine karşı sürgü sürgü üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artık başka hayal o beyt-i ma’mura. Onlar bütün benlikleriyle Hakk’a nazırdırlar ve O’nu takdir ve tebcilleri de kendi idrak ufuklarını çok çok aşkındır. Bunun yanında, böyle bir vefaya Hakk’ın teveccüh buyuracağına da ümitleri tamdır. Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini kendi nezdlerinde Hakk’a tahsis ettikleri yerle irtibatlı görür ve O’nun karşısında her zaman dimdik durmaya çalışırlar.” cümleleri gerçi mecazi sevgiyi yok ediyordu bir parça ama.. İçinden hepsini kucaklayan ve hepsini insanın eteklerine boşaltan bir ikramı vardı. Bir alıyor bin veriyordu… Evet, işte mübadele buydu. Bu mübadele sevgililer arasında da böyle olmalıydı. Belki onun kalbini alıyordu ama onun yerine Allah için sevmeyi koyuyordu. Yani aldığı bir mecazi yürek yerine koyduğu ise ebedi ve sonsuz bir gönüldü… Allah için sevmek, dedi dudakları. Evet dedi. Tekrar kaktı masasından. İyice heyecanlanmıştı. Cennette meyve veren bir izdivaç, dedi. Evet, Tuğba dallarıyla örülen bir yuva. Ve meleklere eş değerli çocuklar belki huri, gılman edalı ve sedalı yavrular, dedi ve sevinç ile pencereden dışarıya baktı.
Ağaçlar kuşlar güneş gök kesiti ve otlar, çimenler her şey ona sanki gülümsüyordu. Bu sevgi kâinatın mayasında var, diyordu her biri… Evet, karşı dağlarda bir ışık gördü. Çok uzakta ama zirvede bir ışıktı bu. Sanki şu an hayatının zirvesini yaşıyordu. Kalbini zümrüt tepelerinde dolaşıyormuş gibi bir haletle girdi.
Gözlerinde birkaç damla yaş birikti. Böylesine bir sevgi ona fazla mı gelmişti. Bazen mutluluktan insan kalbi duruverirmiş, derler. Aman öyle olmasın, dedi. Daha birkaç cümle vardı. Onları okumalıydı. Kalbine dokumalıydı.
Sevgilisini düşündü. Onu ötelerde bir mahbup gibi görmeye başladı. Dört kanatlı bir melek gibi. Kuracakları yuvanın kokusu da sanki cennet ıtırlarından süzülmüş ve bu iklime yayılmış gibiydi. Onu bu günden duyuyor ve hissediyordu.
“Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hep O’ndan akar gelir, akıp gelecekse sinelerimize şefkat ve muhabbet. O’nunla olan alâkamız sayesinde güçlenip pekişecektir her türlü insanî münasebet. Allah sevgisi bizim dinimiz-imanımız, odur cesetlerde canımız. Yaşadığımızda hep onunla yaşadık. Günümüzde de eğer yaşamayı düşünüyorsak ancak onunla yaşayabiliriz. Varlığın özü, esası O’nun sevgisidir; neticesi de Cennet şeklinde o ilâhî muhabbetin bir açılımı. O sevgiye bağlı yaratmıştır yarattığı her şeyi ve sevilme zevk-i ruhanîsine raptetmiştir varlık ve insanlarla münasebetini.”
“Muhabbetin tecellî alanı ruhtur; biz onu nereye ve neye yönlendirirsek yönlendirelim o hep Allah’a müteveccihtir; kalpteki dağılma ve kesrette boğulmaların ızdırabı ise bize ait, bize râcidir. Her şeye karşı duyduğumuz ve duyacağımız sevgi ve alâkayı tamamen O’na bağlayıp aşk u muhabbeti gerçek değerine ulaştırabildiğimiz takdirde, hem değişik dağınıklıklara düşmekten kurtulacak hem de dış yüzleri itibarıyla sevilip alâka duyulan şeylerden ötürü şirke düşmemiş olacağız; olacak ve bütün varlığa karşı muhabbet ve münasebetlerimizde doğru yolda yürüyenler gibi kalacağız.” cümleleri içinden sevgisine el eder gibiydi şimdi. Bak bak, gel nasıl bir kaynak buldum gel. Sen de iç, dol ve doy, der gibi el ediyordu bu cümleler içinden sevgilisine. Şu an sevgisi de ona gülümser gibiydi. İşte benim de istediğim bu ebedi beraberlik ve hak namına atılmış adım. Yoksa yarı yolda biten sevgi, bir süre sonra kötü kelimelere dönen sevgi sözcükleri ve yüzümde kırışıklıklar oluşunca ve belim bükülünce bitiverecek olan aşk değil benim istediğim. Beni saracak ebedi bir kol. Ve beni bağrına yaslayacak Allah için atan bir kalbin sahibi ve ebedi sevecek bir gönül. İşte benim senden istediğim de bu, der gibi tebessüm ediyordu.
İnternetten çıkıp bilgisayarını kapadığında sanki yepyeni bir dünyaya doğmuş gibiydi. Artık bütün siteleri silip sadece bu siteyi bırakmak istiyordu bilgisayarında. Aldanmamak için, bir daha yoldan sapmamak için. Sevgi yolundan ayrılmamak için. Sahte sevgililere kanmamak için. Yürek odaklı olmayanların, nefsin ve bedenin sesine kulak veren sevgilerin iklimine yakıcı ve bunaltıcı atmosferine girmemek için bütün siteleri silmek ve tek fgulen.com’u bırakmak istiyordu. Gülümsedi ve pencereye gitti. Başını mavi boyalı çerçeveye dayadı uzaklara daldı. Tatlı bir meltem yüzünü okşuyordu. Bu acaba onun parmakları ve gül kokulu avuçları mıydı? Esiri dokunuşlar onu gerçek sevgiliye taşıdı.
 
Mehmet Erdoğan,  14.02.2007
 

22/2/2007

Hayat hep böyle olsa...

ÇOK GÜZEL RESİMLER.HAYAT HEP BÖYLE OLSA.

7/2/2007

Huzur

Bir gün bir kral ama halkı tarafından sevilen bir bilge kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder.
Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birini seçmesi için karar vermesi gereklidir.
Resimlerden birisinde sakin bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı. Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu. Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu. Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu.

Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyor... Harika bir huzur ve sükûn örneği.

Ödülü kim kazandı dersiniz.Tabii ki ikinci resim.
Kralın açıklaması şöyle idi:
"Huzur hiçbir gürültünün, sıkıntının yada zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir. "

6/2/2007

Açık Kapı

Karanlığın çabuk bastırdığı bir Ramazan günüydü. Ne annemin telâşla hazırladığı sofra, ne de dedemle ninemin tv’de izlediği ‘Çağrı’ filmi beni ilgilendiriyordu. Ben sadece, minarenin ışıkları yanacak mı diye merakla pencereden dışarı bakıyordum. Cama vuran damlaların sesiyle dalmışken, birden bahçe kapısından içeri giren ağabeyimi gördüm. Müjdeyi vermek için oturduğum koltuktan kalkıp mutfağa koşarken, aslında emin değildim hâlâ, “Gerçekten gelen o muydu?” Annem, “Ağabeyim geldi, ağabeyim geldi” seslerini duyar duymaz olduğu yerde durakladı, ellerini önlüğüne silip, hiç beklemediğim bir hızla kapıya yöneldi. Doğruydu, ağabeyimdi gelen… Ne kadar olmuştu görüşmeyeli? Bir yıldan fazla mıydı? Annem ağabeyime sarılırken hesaplamaya çalışıyordu, daha mı fazlaydı yoksa? Çıkamayınca hesabın içinden, sonunda vazgeçti. Zaten yüreği ona, bir anne için çok uzun bir süre olduğunu çoktan fısıldamıştı.


Hasret dolu kucaklaşmalardan sonra, sıra bana geldi. Büyümüş müydü ağabeyim? Ben her sene büyüyormuşum, o da büyümüş müydü acaba? Bıyıklarını görünce onun da büyüdüğünü anladım. Uzayan okulunu bitirip gelmişti, öğretmen olmuştu, matematik öğretmeni. Annem evin içinde sevinçle ağabeyimi anlatıyordu. Dedem ve ninemin dua kıpırtılı dudakları tebessümle genişlemiş, annemi dinliyorlardı. “Geldi, bitti artık hasret, evimin erkeği oğlum geldi başımıza” diyerek masaya eksik tabağı koyuyordu. İlk başta üzüldüm aslında, ağabeyim yokken bendim evin erkeği. Bakkala bile ben gidiyordum. Tam bu sırada, minarenin ışıkları yanmıştı, hem de hızlanan yağmura rağmen.


***
Ne çabuk bitmişti Ramazan bu sene. Demek ki ağabeyim evdeyken daha hızlı geçiyordu zaman.
İlk defa, bayram ertesi, huzurlu bir sabahta, kahvaltı masasında söyledi ağabeyim gideceğini. “Misafirim artık bu evde!” dedi. Annem hiç şaşırmadı, ama dinlemedi de ağabeyimi. O tekrar tekrar söylerken aynı cümleleri, annem masadan çoktan kalkmıştı.
Anlamamıştım ben, nasıl yani, nereye gidecek? Evi nerede ki, insan evinde misafir olur muydu? Evin erkeği gene ben mi olacaktım?


Çok üzüldü annem, çok ağladı… Uzun uzun konuştular, kömür kokulu, soğuk kış gecelerinde. Güneş doğana kadar çınladı sesleri evin içinde. Odamda yankılanan sesleri hep dinledim ben de… Annem: “Kim bakacak bu yetimlere, bu yaşlılara.. seni yıllarca bekleyen gözlerle dolu bu evi sana bırak git diyen kim?” diyordu. Ağabeyim ise, her zamanki yumuşak sesiyle cevap veriyordu: “Rabb’imi dinleyip anneciğim, sizi de O’na emanet edip çıkacağım bu evden. Yollara düşüp, diğer yetimlerin yanına gideceğim. Gerçekten kimsesi olmayanlara, Kimsesizler Kimsesi’ni tanımayanların yanına gideceğim. Ne beklediğini bilmeden bekleyenlerin umudu olmaya, beklediği olmaya gideceğim. Herkes gibi, bana da git diyen güzel insanların yolundan gideceğim.”


O gece, annemin hıçkırık seslerine karışan ağabeyimin yalvarışları, bir nebze olsun sakinleştiremedi annemi. Neden sonra, bilmiyorum, bir sessizlik oldu evde. Günlerce süren bir sükûnet. Sanki annemin içindeki çığlıklarına, içinde biriktirdiği ayrılık acılarına inat bir sessizlik.
Bir akşam, kimsenin konuşmadığı bir akşam, kısık bir sesle, bakmadan ağabeyimin yüzüne “Git!” dedi annem. “Git, ne desem kalacak değilsin, dönüşü olmayan bu yoldan, yolculuktan vazgeçecek değilsin. Bana düşen oğlumun da hasretine dayanmak. Git oğlum, doğruluğuna ve güzel olduğuna inandığın yola sen de git.” Ağladı sanıyordum annem, bakamadım bile yüzüne; ama hayır ağlamıyordu. Koltuğundan kalkan ağabeyim, annemin elini öptü ve odasına çekildi. Dua mırıltıları salondan duyulabiliyordu.


Uzun sürmedi ağabeyimin hazırlıkları, mahalledeki tanıdık herkesle helâlleştikten sonra, zaten az olan eşyasını toplayıp, eski bir bavula koydu. Bir cumartesi sabahı ayrılık vakti geldiğini sakin bir ses tonuyla söyledi bize…
Kısa bir vedâlaşmadan sonra, dedemle ninem kanepeye yığılan annemin yanına koştular. Annem mutluydu aslında, biliyordum; yorgun gözlerinden belliydi bu. Ama bunu bir tek ben anladım, zannedersem bir de ağabeyim.


Arkasından bakakaldım ağabeyimin. Gerçekten gidiyordu. Merdivenleri inerken, birden içime işleyen hasretle seslendim: “Unutacak mısın beni?” Ağabeyim: “İnsan, kalbinde götürdüklerini asla unutmaz kardeşim.” dedi. Ağlamaya hazır gözlerime uzun uzun baktıktan sonra, “Bak aslanım! Ben yağmur altında ateş yakmaya, su gibi gönüllere sızmaya gidenlerin ardından gidiyorum. Zamanı gelince ardımdan çıkasın diye, şimdi bu kapıyı açık bırakacağım. Ben şimdi gidiyorum. Sana tek diyeceğim, beni dahi unutsan, bu açık kapıyla gönüllüler kervanının geçtiği yolu asla unutma.” dedi. Gülen gözlerle alnımdan öpüp, devam etti yoluna. Yavaş yavaş iniyordu taş merdivenlerden, bir, iki, üç.. nihayet son basamak ve kapı. Açık bırakıp çıktığı kapı. Kim bilir belki de son görüşümdü bu, onun bir kapıdan çıkışını. Öyle de olsa, artık anlamıştım, yağmur altında ışıkların da, ateşlerin de yandığını.

Seda Ülgensoy
http://www.sizinti.com.tr/damla.sizinti?SIN=ae68c48296&k=3905&830195516

« Önceki ::