Whitelily

3/3/2007

İslam'ı yaşayarak örnek olanlar...

İslam'ı yaşayarak örnek olanlar...

 

AHMED ŞAHİN
27/02/2007


İnsanın imanda ve ihlasta mesafe alıp inkişaf etmesi çok değerli duygu ve davranışlara sahip olmasına sebeptir. Maneviyatta ilerleyen insan, çevrenin etkisinden kurtulur, sadece Allah rızasına kilitlenir. Davranışlarını da buna göre düzenleyerek örnek bir hayat yaşar.

Bugün sizlere imanda ve ihlasta inkişaf ederek dinde derinleşmiş bu örnek hayatlardan çeşitli davranış misalleri sunmak istiyorum. Muhtemelen siz de benim gibi bu misalleri ibretle okuyacak, tefekkür edeceksiniz.

Şam'ın ileri gelen âlimlerinden İbn-i Muhayriz (vefatı: 99), alışveriş için kimsenin dikkatini çekmeden bir dükkana girmiş, alacağı malları seçiyordu. Geriden biri kendisini fark edince hemen dükkan sahibinin kulağına eğilip haber verdi:

- Şu mallara bakan zat Şam ve Kudüs'ün büyük din âlimlerinden İbni Muhayriz'dir. Ona ucuz fiyata ver.

Bu tanıtımı duyan İbni Muhayriz ,kitaplık çapta bir ikazda bulunur;

- Biz buraya paramızla mal almaya geldik, dinimizle, ilmimizle değil! Bizim ilmimiz İslam'ı doğru yaşamak içindir, menfaatimize alet etmek için değildir. Lütfen bizi ilmini menfaatine alet eder hale getirmeyin! Herkese nasıl satıyorsanız bize de aynı fiyattan satış yapın, bir ayırım yapmayın.

Böyle ilim adamı örneğine ne kadar muhtacız bugün değil mi?

Büyük müçtehid Ahmed bin Hanbel (H. 241) Bağdat'ta pazardan dönüyordu. Onu elinde çantasıyla gören biri koşarak gelip çantasını taşımak istedi. Vermek istemeyince de ısrar etti:

- Efendim bizim vazifemizdir büyüklerimize hizmet!..

Ahmed bin Hanbel ise:

- Biz kendimizi çantası taşınacak büyüklerden bilirsek bu kibir olur, küçüklerden biri olduğumuzun delilini teşkil eder... Bu sebeple bizi büyüklerden bilmek size sevap getirse bile bize günah kazandırır. En iyisi, kendimi çantası taşınacak büyüklerden biri saymayıp yükümü kendim taşımalıyım. Çünkü mahşerde de herkes kendi yükünü kendisi taşıyacak, kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir. ..

Yahya bin Muaz'a biri şöyle sordu:

- Ben ihlasta ilerlemek istiyorum. Nasıl anlarım ihlasta ilerlediğimi?

Şöyle cevap verdi Yahya bin Muaz: - Seni övenle yeren, nazarında eşit oluyorsa ihlasta ilerliyorsun demektir. Öyle değil de seni öveni seviyor, yerene kızıyorsan ihlasta yerinde sayıyorsun, ilerleme yok demektir.

Gerçekten de insanların ne övmesi kurtarır ne de yermesi batırır. Mühim olan Allah'ın övmesidir.

Hz. Aişe'ye sorarlar:

- İnsan kendinin iyilerden olduğunu nasıl anlayabilir? Şöyle cevap verir:

- Ne zaman kendini kötülerden bilirse o zaman!

- Kötülerden olduğunu ne zaman anlar?

- Ne zaman iyilerden biri olduğunu düşünmeye başlarsa, o zaman kötülerden olduğu anlaşılır!

Gönenli Mehmet Efendi (vefatı: 1991) elini öpmek isteyene asla el öptürmez, üstelik çıkışarak söylenirdi:

- Benim elimi öpeceğine kendi elini öp! Çünkü derdi, benim elimi öpme tevazuuna sahip olanın eli öpülür. Öyle ise sen kendi elini öp!

- İyi ama dediler, biz büyüklerimizin elini öpmek isteriz.

- Siz dedi, bizi büyüklerden bilirseniz sevap alırsınız; ama biz kendimizi büyüklerden bilirsek günaha gireriz. Çünkü kendini büyüklerden bilen adam kibirleniyor demektir, kibirlenen adam büyüklerden olamaz.

İşte size iman ve ihlasta ilerleyenlerden düşünce ve davranış örnekleri... Bunlar İslam'ı sözle tebliğden önce halle yaşayarak örnek olmaktalar. Bugün aradığımız da bunlar olsa gerektir. Sözle tebliğden önce, yaşayarak temsil etme örnekleri...

12/2/2007

Meksika'da Osmanlı Saat Kulesi

MEKSİKA'DA OSMANLI SAAT KULESİ

Yıl 1909. İstanbul'dan binlerce kilometre uzaktaki Aztekler'in yurdu, yakın
zamanda çalkantılı bir devrime sahne olmuş ve ülke dökülen onca kanın
ardından kısmen de olsa istikrarlı bir siyasal düzene geçmiştir. Emiliano
Zapata ve Pancho Villa adlı iki halk kahramanının ünlerinin yavaş yavaş
yayıldığı bu dönemde, Sultan Reşad Meksika'ya bir selam göndermek
gerektiğini düşünür. Ardından da saraya bağlı mühendis grubuna "Meksika
halkı ile Osmanlı halkının dostluğunu simgeleyecek kalıcı bir armağan
hazırlamaları" yönünde talimat verir. Mühendisler de bu emir üzerine, birkaç
aylık bir çalışmanın ardından, çağdaş Osmanlı mimarisinin esintilerini
taşıyan, eski Türkçe kadranlı ve dış yüzeyi İznik çinileriyle kaplı bir kent
saati imal ederler.


Mexico City kentinin en işlek caddelerinden birinde, gövdesi İznik
çinileriyle kaplı zarif bir saat kulesi yükseliyor. Bu anıtın üzerinde yer
alan plaket ise Türk toplumu olarak "özgüven duygusu" açısından nereden
nereye geldiğimizin acıklı bir kanıtını oluşturuyor.


          "La Colona Otomana a Mexico. Septembre de 1910."

( Osmanlı Devleti'nden Meksika'ya. Eylül 1910)

Bolivar Caddesi'nin tam kavşak noktasında Meksika'lılara 92 yıldır zamanı
gösteren Osmanlı saatinin mekanizması tıkır tıkır işliyor. Ancak, aynı şeyi
anıtı kaplayan İznik çinileri için söyleyebilmek mümkün değil. Çiniler, bir
asra yakın sürede oldukça zarar görmüş. Çini tamirinden anlamayan
Meksikalılar Türklerin bu çinileri onarmasını bekliyor.

 

 

Ekler

Fotoğraf:
 
 
 
 
 
 
 
 




25/12/2006

Tatlı Hicran

İzmir Kestanepazarı öğrencileri arkadaşlarımızdan bir grupla bir araya gelmiştik. Hat derslerimize gelen Hasan hocamız ile Kur'an ve tecvid hocalarımızdan Ali Şendil hocamız da vardı.

Geçmiş günler, Hacı Ali Efendi, Şaban Düz ve Yaşar Tunagür gibi hocalarımızdan söz edildi... Geçmişin güzellikleri yâd edildi.

Ali Şendil hocamızın şairlik tarafını bilmiyordum; bir kitaplık şiirlerinin olduğunu öğrendim... Şiir bahçesinden bir demeti ezberinden bizlere okuma lütfunda bulundu... Îmâ ve işaretlerinin ne mânâ ifade ettiğini çok iyi anladığımızdan melûl ve mahzûn olarak dinledik... "Tatlı Hicran" isimli bu şiirini sizlere takdim edeyim:

Ağlamak, gülmekti sence
Sevdirdin, o tür gülmeyi
Yokluğun gizli işkence
Çok özledik, o neşeyi
Gözlerde bir damla yaştın
Damlalar oldun sıklaştın
Denizler, ülkeler aştın
İlimdi, irfandı türkün
Bilimsel olaydı öykün
Yazımız ol, kışımız ol
Baharımız ol, güzümüz ol
Bilim kürsüsüne kurul
Kardelenler çıkınca gel
Ayva çiçek açınca gel
Gel ki, gülsün sevenlerin
Kıymetini bilenlerin
Örnek alsın yerenlerin
Tomurcuklar solmadan gel
Güller gazel olmadan gel
Sana bir deniz yaptılar
Gözyaşlarından analar
O deryada hikmetler var
Sırlar ayân olunca gel
Şuâ, cama vurunca gel
Gel de uyar gözyaşınla
Hakka dönük pâk aşkınla
Elem yüklü o coşkunla
Damlapınar coşmadan gel
Kuş kafesten uçmadan gel
Hak, isterse yol dürülür
Perde kalkar sır çözülür
En uzaklar net görülür
Hikmet çölü aşmaya gel
Sıla suyu içmeye gel
Fidanların büyüdüler
Türlü meyveler verdiler
Kimileri bakım ister
Hazandere coşmadan gel
Sarı yaprak düşmeden gel
Ne saz ile, ne söz ile
Erdemlik pâk öz ile
Olgunlaşmak uzun çile
Kutsal çile çekmeye gel
Değerini bilemedik
Hünerini sezemedik
Eserleri göremedik
Hoşgörüyle bağışla gel
Huzur yüklü yağışla gel
Sen gelince sevinç olur
Diyaloglar makes bulur
Hep sağduyu selâm durur
Erguvanlar, açıyor gel
İğdeler, mis saçıyor gel
Kestanenin hasırları,
Kaynakların bayırları
Anadolu bozkırları
"Âşinayız gel!" diyorlar
"Yüz yıl bizde kal!" diyorlar
Doruktaki ak lâleler
Yamaçtaki yaban güller
Bahçedeki mor sünbüller
Tesbihli mis seriyorlar
Boynu bükük "Gel!" diyorlar
Erzurum'da sarı gelin
Ana, bacı, ninelerin
Efe, dadaş yârenlerin
"Al bayrağı al!" diyorlar
"Ana yurda gel!" diyorlar.

 

Abdullah Aymaz, Zaman, 24.12.2006

25/12/2006

Menemen neleri örtüyor?

 
Menemen neleri örtüyor?

 

Yakın tarihimizdeki pek çok olayda olduğu gibi, Menemen olayını ya bir “irtica” ayaklanması ya da düpedüz bir “komplo” suretinde ele almak ortak alışkanlığımız oldu galiba.

Peki Menemen olayına bir de İsmet İnönü ve CHP örgütü açısından bakmaya ne dersiniz? İşte o zamanki adıyla Başvekil İsmet Bey’in, Menemen olayı üzerine TBMM’de yaptığı 1 Ocak 1931 tarihli konuşmadan bir pasaj:

“Bizim çektiğimiz sıkıntı nedir? Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta memleketin ve devlet otoritesinin çektiği sıkıntı, memleket alınganlığının suistimal edilmesidir. Nasıl mevkii iktidar sahibi, memleketin tahammülü yoktur vesilesini siper ittihaz ederek kendisini lâyuhtî mevkiinde göstermeğe istidatlı ise fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam da bütün şahsiyetleri, devletin bütün kanun ve kuvvetlerini ayak altına almak için hiçbir hudut tanımamaktadır (Doğru sesleri, bravo sesleri).”

Şimdi ne anlamalıyız bu konuşmadan? Öncelikle itiraf edilmeyen bir sıkıntı olduğunu kabul etmektedir. Ancak sıkıntı tek taraflı değildir.

İnönü’ye göre devlet otoritesi sıkıntılıdır, çünkü “Muhalefet havasında, tenkidatta, muhalif neşriyatta”, yani Fethi Okyar’a kurdurtulan Serbest Fırka’nın getirdiği hürriyet ortamında hükümete yönelik eleştiriler “memleket alınganlığını” suistimal etmekte, kötüye kullanmaktadı r. Bu “memleket alınganlığı” meselesi çok mühim. Ülke CHP’nin icraatından neden alınmakta olsun? Çünkü CHP’yi istemediğini, “yiyiciliğini”, kendisine yabancılaştığını Fethi Bey’in İzmir mitinginde en açık biçimde göstermiştir. Seçimlerde Ege Bölgesi silme Serbest Fırka’ya oy vermiştir. Menemen CHP’nin değil, Serbest Fırka’nın adayını seçmiştir. (Tabii Samsun ve Silifke de. Silifke o tarihte il merkeziydi. Seçimde muhalif partiye oy verdiği için cezalandırılacak ve ilçe yapılacaktır.)

İşte bu serbestlik ortamından ve “Yarın”, “Son Posta” gibi muhalif gazetelerin eleştirilerinden fena halde rahatsız olan İnönü, “fırsat ve imkanı bulunca tenkit etmek vaziyetini takınmış olan adam” dediği Fethi Okyar’ın Meclis’teki yaylım ateşinden şikayet etmektedir. Menemen olayından 3 gün önce Okyar’ın Meclis’e bir soru önergesi verdiğini bilirsek CHP’nin nasıl köşeye sıkışmış olduğunu daha iyi anlarız. Bu soru önergesinden, İzmir basınında çıkan haberlerde Değirmendere bucağında, Ahmetli köyünde halkın sefaletinden bahsedildiğini, halkın açlık yüzünden sadece ahlat ve otla beslendiğini öğreniyoruz. Dikkat buyrulsun, Orta ve Doğu Anadolu’dan bahsetmiyoruz, nispeten müreffeh bir bölgede, İZMİR’İN KÖYLERİNDE 1930’LARDA İNSANLAR OT YİYORDU ve bu haberler, CHP’nin bütün baskılarına rağmen basına taşabiliyordu.

Fethi Okyar’ın uyarıları devam ediyordu. Mesela Adana’nın eski ve yeni belediye başkan ve üyelerinin “yiyicilikten suçlu oldukları halde” ve Danıştay da suçlarını kabul ettiği halde CHP tarafından neden korunduğunu ve mahkemeye sevk edilmediklerini soruyordu. Öte yandan Arif Oruç, “Yarın” gazetesinde İnönü ile bu işin yürümeyeceğini ve Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığından istifa edip Başbakanlığa geçmesini, Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olması gerektiğini yazabiliyordu.

İşte 23 Aralık 1930’daki Menemen olayı, CHP’nin bu sıkışık konumunda, ona bir nefes alma imkânı sağladığı gibi, ülkede yavaş yavaş serbestleşen tartışma ortamını boğmak için de eline altın bir fırsatı tepsiyle sunmuş oluyordu. Nitekim Menemen olayının ardından yapılan tutuklamalar ve sindirme siyasetiyle, yine İnönü’nün baskısıyla kapanmış ama yine de kökü temizlenmemiş olan Serbest Fırka’nın bütün tortularının kazındığına ve CHP’nin kendisine çekidüzen verdiğine şahit olacağızdır.

Ama nasıl bir çekidüzen?

CHP’nin halktan koptuğunun ayan beyan ortaya çıktığını görünce Atatürk 17 Kasım 1930-2 Mart 1931 tarihlerinde iki büyük yurt gezisi düzenleyecek ve böylece halkın nabzını tutmak ihtiyacını hissedecekti. İşte Menemen olayı tam da bu gezinin ilk kısmındayken patlak vermişti.

Gezi notlarında Atatürk’ün bazı “itirafları” dikkat çekicidir. Mesela halkın şikayetlerinden söz etmektedir. Beraberce okuyalım:

“Bu seyahattaki temaslar bize halk şikayetlerinden devlet işlerinin nasıl yürüdüğünü anlamak faydasının çıkarılabileceğini gösterdi. ŞİKAYETLER... BÜYÜK HALK TABAKALARININ HANGİ IZDIRAPLARLA MAHMUL OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.”

Şaşırtıcı görünüyor, değil mi? Atatürk, halkın şikayetlerini dinliyor ve ızdırap içinde kıvrandığını tespit ediyor. Bu metin ise 6 Ocak 1931’de, yani Menemen olayından 14 gün sonra biten gezisinin ilk kısmının sonunda yazılıyor. Ama tabii daha şaşırtıcı olan nokta, gezisi sırasında sık sık Atatürk’ün önüne çıkıp bağıran köylülerin varlığıdır. Alpullu İstasyonu’nda köylünün ihmal edildiğini, gırtlağına kadar borca battığını, parasızlıktan hayvanlarını sattığını bağıranı mı istersiniz, yoksa Edirne’nin bir köyünde hayvanlarının suya gidecek yolunun bulunmadığını söyleyeni mi?

İşte bence Menemen’in gerçek sebebini komploda veya irticada değil, burada, yani halkın içerisine düştüğü memnuniyetsizlik ve ilgisizlikte aramak lazım. İnönü’nün Meclis konuşmasında Kubilay’ın öldürülmesine Menemen halkının seyirci kalmasına, hatta alkış tutmasına inanamayışı, onun halktan kopuşunun en çarpıcı itirafını oluşturmaktadı r. Eğer o da Atatürk gibi Anadolu halkının dünyasına eğilmek lütfunu gösterseydi, karşılaşacağı manzaranın çok daha feci olacağını, Gazi’ye bu kadarını söyleyenlerin, onun yüzüne kimbilir hangi acı hakikatleri haykıracağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.

Ancak Meclis’te İsmet Paşa’ya cevap vermek için kürsüye gelen Serbest Fırka’nın kurucularından Ağaoğlu Ahmet Bey’in sert tespiti bile uyandırmaya yetmemiştir CHP’yi. 1935’e giden yolda partiyi devletle bütünleştirmek için CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından faşistçe bir program hazırlanmış ve Meclis’in devre dışı bırakılması öngörülmüştür. Hasan Rıza Soyak’ın aktardığına göre bu girişim karşısında Atatürk, kendisinin de tasfiye edilmek istendiğini fark ederek “bu tam bir faşizm” diye isyan edecekti. Ancak 1935’ten sonra zaten Atatürk, ahtapotlaşan CHP örgütüyle başa çıkacak kudretten yoksun durumdadır. İşte Menemen, şu bu değil, bu ahtapotu harekete geçiren olaydır.

 

 m.armagan@zaman. com.tr

20/12/2006

Tropikal meyvelerin faydaları

Tropikal Meyvelerin Faydaları
 
Hindistan Cevizi Mango Tamarillo lychees zencefil Kivano Avakado Çarkıfelek Papaya Karambola Kivi
Phsalis cerimoya pitahaya fejoya curuba lime granadilla mangosten kumkuat ananas pepino
 
Tropikal meyvelerin ne gibi faydaları olduğunu görmek istiyorsanız meyve resimlerinin üzerini tıklayınız...

20/12/2006

Her Derdin Devası Vardır

Bugün mail adresime gelen bir iletiyi sizlerle paylaşmak istedim...

 

Kalp sağlığını koruyor, kanser hücrelerinin gelişimini engelliyor
Yemesi zahmetli olan, ekşiliği nedeniyle biraz da yüz ekşitirek yenen narın faydaları saymakla bitmiyor. İster tek tek tanelerini yiyerek tüketin, ister suyunu sıkarak için nar, pek çok derdin devası.

 
Narın ve nar suyunun faydalarını Alman Hastanesi'nde görev yapan Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan anlattı:
 
"Yaz aylarında serin meyve suyu ya da ferahlatıcı bir kokteyl olarak karşımıza çıkan nar, sağlık açısından da özellikle kış aylarında bol bol tüketilmesi gereken bir meyve.
 
Çünkü insan sağlığına olan faydalarını saymakla bitirmek mümkün değil. Adeta bir 'ilaç', hatta antibiyotik olan nar, özellikle bağışıklık sistemini güçlendirerek pek çok hastalıktan koruyor. İçerdiği bazı maddelerle kolesterol ve şekeri de dengeleyen nar, kalp sağlığını koruduğu gibi, kanser hücrelerinin de gelişmesini engelliyor."
 
Latince adı 'Punica Granatum' olan nar, özellikle içerdiği antioksidanlar sayesinde vücudun savunma sistemini güçlendiriyor.
 
10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan
 
Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan, yapılan araştırmalarda nar suyunun cilt kanserine ve erkeklerde prostat kanserine karşı koruyucu etkisinin görüldüğünü söyledi:
 
"Kış mevsiminde portakal, mandalina ve limonun yanı sıra narı da taze şekilde veya suyunu sıkarak tüketmek son derece önemli.
 
Narın en önemli özelliklerinden biri de genel damar sağlığını, özellikle de kalbi koruması.
 
Damar tıkanıklıklarını geriletme özelliği bulunan nar, 'ACE' denilen enzimi engelleyerek tansiyon düşürücü bir etki de yapıyor. Nar birçok özellikleriyle bazı meyveleri de geride bırakıyor. Örneğin narda 10 bardak yeşil çaya ve 4 bardak kızılcık suyuna eşdeğer antioksidan madde bulunuyor.
 
Tüm bu özellikleriyle adeta bir 'ilaç' ve doğal antibiyotik görünümünde olan nar, sofralardan kesinlikle eksik edilmemesi gereken meyveler arasında yer alıyor.  Nar suyu ayrıca damar sertliğine karşı güçlü etkisi bulunan bir içecek olarak karşımıza çıkıyor.
 
Nar suyunun sadece tanelerinden değil, tüm meyveden üretilmesi, bu içeceğin antioksidan etkisinin daha da artmasına neden oluyor. Zira bu önemli meyvenin kabuğu alkaloit, tanen ve glikozitler içeriyor.
 
Bu nedenle ishal kesici ve kurt düşürücü özelliğe sahip bulunuyor. Nar kabuğunun ekstresi ise güçlü bir virüs ve mikrop öldürücü özelliği sahip. Ayrıca, cilt üzerinde enfeksiyon ve yara iyileştirici etki de gösteriyor. Bunların yanı sıra, meyve kabuğu ve tanelerin antioksidan ve anti-tümör etkileri de biliniyor".
 
Beslenmede yer almalı
 
Beslenmede mutlaka yer alması gereken nar, aynı zamanda güçlü bir antioksidan özelliği taşıyor.
 
Yapılan araştırmalara göre narda, serbest radikallere karşı güçlü etkisi olan çeşitli vitamin, mineral, enzim ve antioksidanlar bulunuyor.
 
Beslenme ve Diyet Uzmanı Gürsel Doğan, "serbest radikallerle en iyi mücadele yolu bu antioksidanları tanımak ve dışarıdan doğru besinleri seçerek bunların etkinliğini en üst düzeyde tutmaktır" dedi.
 
Doğan, "bugün için bilinen en güçlü antioksidanlar; C ve E vitaminleri, glutatyon, lutein, N-Acetylcystein, keratonoidler, flavonoidler, koenzim Q-10, alfa lipoik asit ve selenyumdur. Nar suyu da doğal antioksidanlardan biridir" açıklamasında da bulundu.
 
Narın bilinen bazı faydaları:
 
 
 
Tansiyonumuzu olumlu bir şekilde düzenler
Kalbimizi korur düzenli çalışmasına destek olur
Enfeksiyona karşı vücut direncini korur ve artırır
Enerji verir, yorgunluğu giderir
İdrar söktürücü etkisiyle toksin atımını sağlar  
Bağışıklık sistemini güçlendirir hastalıklara karşı korur
Kolesterol ve kan şekerimizi regüle eder artmasını engeller
Bağırsak parazitlerinin düşmanıdır, iyi bakterilerin artmasını sağlar
İshali (diare) önler tedavide destek sağlar
Ciltte olumlu katkısı vardır, pürüzsüz görünüm sağlar
Cilt enfeksiyonlarında olumlu katkısı vardır

20/11/2006

TAKINTI (Güzel, ibretli bir hikaye)

TAKINTI

I


İlkokul beşe gidiyorduk. Sen, ben ve Cemal ellerimizi üst üste koymuş ve söz vermiştik ölene kadar arkadaş kalmaya. Üçümüz her şeyi beraber yapar, her yere beraber giderdik. Maçlarda aynı takımda olduk mu, kimse yenemezdi bizi.
Cemal erken ayrıldı aramızdan. Ama sözüne hâlâ sâdık. Evlenerek gittiği Fransa’dan her gelişinde mutlaka uğrar, sık sık da telefonlaşırız.
Sen başka şehre yerleştin. Hanımın ve çocuklarınla memlekete gelişlerinizde bazı günler bizde kalırsınız. Bazı hafta sonları eşim ve çocuklarımla arabaya atlayıp size geliriz.
Yani kardeşten öte bir dostluk bizimkisi.


Ah Tahir ah! Kaç kere söyledim sana, “Bu araba başına belâ olur dikkat et!” diye. Her seferinde arabanın emniyet sisteminden ve iyi şoför olduğundan bahsederdin. Bunlar kazayı önleyemedi demek.
Yenge hanım telefon ettiğinde trafikteydim. Yolumu değiştirip hızlandım.
İki saate kalmaz hastahanede olurum nasipse. Hepimizin bildiği üzere iyi şofördün sen. Anlaşılan karşı şeritteki sürücü yolu ortalayınca yapacak bir şeyin kalmamış.

II


Hatırlar mısın bilmem? Seninle ayrı şehirlerde üniversite okuyorduk. Cemal Fransa’dan izne gelmişti. Bir kurban bayramıydı. Sizin bahçede mangal yakmış, kurban etinden cız-bız yapıp, yemiştik. Sonra senin odana çekilmiş, okul hatıralarını karıştırmıştık. İlkokuldan lise sona kadar bütün defter ve kitaplarını, karnelerini, teşekkür ve takdir belgelerini muhafaza ediyordun. İmrenmiştik sana. Bizimkilerin külü hangi dağa savrulmuştu Allah bilir.
Orada dikkatimizi çekmişti; o kocaman resim defterin titizlikle korunmuş, tek yaprağı dahi kırışmamıştı. Hemen hemen bütün sayfalarında şirin mi şirin, küçük ev resimleri vardı. Tahta çitlerle çevrili, bacaları tüten, tek katlı, bahçeli evler. Bunlardan başka daha birçok resmin de öğretmenler tarafından beğenilip okulda sergilenmişti. Hattâ ortaokuldaki resim hocasının teşvikiyle göl kıyısındaki bir ev resmiyle yarışmaya katılıp mükâfat kazanmıştın.


Fakülte yıllarında mektuplaşırdık seninle, dertlerimizi dökerdik sayfalara ve sevdalarımızı. Karaladığımız şiirleri postaladığımız da olurdu. Tabii bir de kartpostallar vardı; tebrik kartları. Bayram, kandil ve özel günlerde dostlar için özenerek kartlar seçer, arka yüzlerine gönlümüzün en derin yerinden aldığımız duyguları yazar ve onları heyecanla gönderirdik. Sonra postacının yolunu gözler, dostlardan gelecekleri beklerdik. Neler olmazdı ki tebrik kartlarında! Bazılarında papatya, lâle, gelincik iç içe bir tabiat manzarası; bazılarında cami, minare, gökdelen ve bulvarların birbirine karıştığı şehir fotoğrafı… Denizde, güneşin utana utana doğuşu ve kızararak, büzülerek batışı da en çok tercih edilen manzaralardandı. Ben gülen çocuk resimleri yollardım ekseriyetle. Arkasına da not düşerdim: “Çocuklar ağlamasın.’’ diye. Senin kartlarında genellikle yeşillikler ortasında, deniz veya göl manzaralı, bilemedin dere kenarında tek katlı, bahçeli, sevimli bir ev olurdu.


Bunlar nereden aklıma geldi şimdi ya? Sırası mı bunları düşünmenin? Adam can derdinde, ben kalkmış neleri düşünüyorum. Estağfurullah… Sen ona şifa ver Allahım!
Hay Allah! Radara yakalandım galiba. Şimdi bir de polislerle uğraş işin yoksa! Neyse, vardır bunda da bir hayır…
Yenge hanımı bir daha arayayım. Bakalım bir gelişme var mı?
Demek doktorlar, “Hayatî tehlikesi devam ediyor.” dediler. Yenge hanım konuşamadı, ağlıyor kadıncağız. Tıbbın bütün imkânlarını seferber etmişler. Dua istiyorlar, sadece dua. Sebeplerin sukut ettiği an…


İdealin mimar olmaktı Tahirciğim. Oldun cidden. En güzel evi kendin için yapacaktın. Diğer çalışmaların hazırlık olacaktı kendi evine. Durmadan maketler, çizimler yapıyordun. Her görüşmemizde bana bunları gösterip fikrimi alıyordun. Yengeyle saatlerce odaların yerini, mutfağın genişliğini, balkonun manzarasını konuşuyor, müstakbel eviniz üzerine hayaller kuruyordunuz. Bir yandan da birikim yapıyordunuz inşaat için.
Nihayet birkaç sene önce tam istediğiniz gibi; çamlar arasında, deniz manzaralı bir arsa almıştınız. Evin plân projesiyle ilgili görmediğiniz dubleks, tripleks, villa, danışmadığınız mimar, mühendis kalmamıştı. Arsayı en güzel şekilde değerlendirmek istiyordunuz.
Sana kalsa Cemal’le ben de yanına taşınacak, arsa üzerine birbirine bakan üç ev yapacak, bir de şirket kurup gönlümüzce yaşayıp gidecektik. Allah ömür verirse çocuklarımızı birlikte büyütüp torunlarımızı birlikte sevecektik. Bu fikir benim de içime sinmişti aslında. Ama öğrencilerimden kopamazdım ben, sevdamdan vazgeçemezdim.


Farkında mısın bilmem? Son senelerde bu ev meselesini bayağı abartmıştın. Ne zaman arasam, ev için bir şeyler alma peşindeydin. Bir araya geldiğimizde, varsa-yoksa ev inşaatından bahsediyordun. İnşaatın her şeyiyle bizzat ilgileniyordun. Düşüncem de şuydu: “İnsan hayatında bir kere ev yaptırır.’’ Kapı pencereden fayansa; oradan halı ve perdeye kadar, her şeyi en güzelinden almak için hanımınla dolaşmadık yer bırakmamıştınız. Hattâ bazı şeyleri yurtdışından getirtmiştiniz. Kapı kolları bunlardandı meselâ. Eve taşınmanızın bundan iki ay öncesine kadar sarkması da bu yüzdendi.


Kendine en güzel evi yaptırma fikrine saplanıp kalmıştın Tahirciğim. Bütün hayatını bu fikre göre plânlamıştın. Güzel işlerin hepsini ‘evi yaptırdıktan sonra’ya bırakmıştın. Evi bitirip içine bir otursan o zaman bütün güzel işlere vakit bulacaktın. Kaç defa ikaz ettim bu hususta seni ama…
Gerisi neyse de, şu İsmail meselesinde beni yanıltmıştın dostum. Mahallemizin garibanlarındandı bu çocuk. Çalışıp çabalayıp dershaneye bile gitmeden üniversiteyi kazanmıştı. İlk iki sene, ona burs veriyordun. Üçüncü senesinde ev yaptırdığını, artık burs veremeyeceğini söylemişsin. Yakıştıramamıştım bunu sana. Oysa sen de, ben de Hacı Arif Amca’nın verdiği burslarla okumuştuk. Şimdi nasıl oluyor da lükse düşkünlük ve fantezilerin yüzünden…


Neyse Tahirciğim. Son yıllarda biraz kırgındım sana. Ama geçelim bunları. Her şeye rağmen benim arkadaşımsın. Bak ben sözüme sâdığım, sana geldim.
Dur bakalım, hastahane şu köşeyi dönünce olmalıydı. Evet, evet doğru gelmişim. Arabayı şu boş yere park edeyim. Sonra acil servisi bulmalıyım. Yenge hanım da orada zaten…

III


Tahirciğim, o mâlûm kazanın üstünden bir yıl geçti, değil mi? Allah cümlemizi beterinden de, benzerinden de korusun. O günleri düşünüyordum az evvel; on bir gün hastahanede kalmıştın, biz de başında. Cemal duyar duymaz Fransa’dan kalkıp gelmişti. Ayrılmaz üçlü yine bir aradaydık. Sen kendini iyi hissettiğin sürece sohbet etmiştik. Geçmişten, gelecekten bahisler açmıştık. Kâh gülmüş, kâh ağlamıştık.


Son birkaç yıldır değişen, ev yaptırma hırsına kapılan sen, kazadan sonra gitmiş; yerine bizim saf, temiz ve cömert Tahir’imiz gelmişti. Aslını bulmuştun yani. Bir gün hastahanede: “Bir ev yaptırmaya kalktım bütün mesaimi, bütün paramı onun için ayırdım. Oysa içinde iki ay bile oturamadan göçüyordum âhirete. Acaba oradaki evden ne haber?” demiş ve içli içli ağlamaya başlamıştın.


Başka bir gün İsmail meselesini açmıştın. Al al yüzünde utancın okunuyordu. Elime bir tomar para tutuşturup ona ulaştırmamı tembihlemiştin. Bir musibetin hayra tebdil etmesini görmüştüm sende.
Tamamen iyileşmesen de işine gider gelir olmuştun. Bir Ramazan günü çoluk çocuk iftar sofrasında oturmuş ezan, bekliyorduk. Telefonum çalmıştı. Arayan sendin:


- Oh çok şükür! Kurtuldum, demiştin.
- Hayırdır. Neden kurtuldun, demiştim.
- Evden dostum, evden kurtuldum.
- Nasıl yani?
- Biliyorsun bu ev takıntısı beni tanınmaz hâle getirdi. Sattım onu. Dörtte biri fiyatına mütevazı bir ev aldım. Tıpkı resim defterimdekiler gibi.
- İyi iyi pek sevindim, hayırlı olsun. Kalan parayı ne yapacaksın?
- Ne yapayım, yeni bir ev yaptıracağım!


O zaman anlamamıştım niyetini. Sonradan ortaya çıktı ki, o parayı semtinizde yapılmakta olan öğrenci yurduna bağışlamışsın. Tâ hastahanedeyken koymuşsun bunu kafana.
Yine kurtulamamıştın be arkadaşım inşaattan. Fakat farkında mısın bilmem? Cennet arsasına kuruluyordu bu sefer evin.
Ne dersin, Cemal, sen ve ben karşılıklı üç ev yaptırabilir miyiz oraya?

Yusuf ÜNAL (Sızıntı-Kasım/2006)
http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=c21cd2b4d3&k=2773&1736985449

« Önceki ::