Whitelily

4/6/2007

O erler!

O erler!

"Tohum sac, bitmezse toprak utansin"
Ustad'in dizelerini dile getiren Bulent Arinc aglamakliydi. .. Ilk defa bir siyasetcinin uzun konusmasini dinlerken birakin sIkilmayi, duygulanmistim. .. Rengarenk cocuklarin, bozuk diksiyonlarin, pir pir eden yureklerin coskusunun cok uzerinde bir duygu savrulmasiydi bu.
Zaman ve mekânin uzerine firladi ruhum. Tablonun tamamini yillarca once gorup, karinca misali ilmek ilmek, adim adim orenlerin gordugunun binde birini gormek beni mest etti.
 
 
Goruyorsunuz iste, bilmem ne mahkemesi, bilmem kac milletvekili, bilmem kim kimle birlesti ayrildi, nereye girdik, nereden ciktik, bocek misali bodrumlarda ulke kurtulusu arayanlarin arasinda nasil da parliyor pirlantalar. ..
 
 
Yok, yok...
Basit bir yuceltme, ovgu degil bu satirlarin amaci. Bir kiskanclik, imrenmeyi cok cok asan duygular icindeyim. Bir ogretmen olamadigim icin acidim kendime... Haritada yerini bilemedigim yerlere atlarini tereddut etmeden suren yigitlerden olamadigim icin kucuk, kuculmus, minnacik hissettim kendimi.
Bir yandan tarih yazilirken, dunyanin kaderi nakis nakis ignelenip, zumrutten kanaviceler dokunurken sadece seyredip, hayranlik duyan tarafta olmanin bahtsizligi beni ezdi bitirdi.
Image
Kelam ustadinin bir baska dizesi gelip dugumlendi bogazima:
"O erler ki, gonul fezasindalar
Toprakta surunme ezasindalar
Yildizlari tesbih tesbih ceker de
Namazda arka saf hizasindalar! "
Arka siralarda goz pinarlari mutluluk yaslariyla tasan o erlere imrendim niye yalan soyleyeyim. Beklentisiz, cikarsiz, hesapsiz bir kosunun catlamak bilmeyen kuheylanlarina donustu bu tabloyu olusturan her birey. O bireyler ki, kocaman bir ormanin her biri bir asra bedel omurluk is yapan gencecik cinarlari gibiydi.
Size belki abartili gelebilir; ama korkum su oldu; bu heyecan, bu hizmet, bu gayret bittigi gun bu dunyanin pimi cekilir.
 
 
O kadar cok adlari var ki, hepsi yakisiyor, hepsi sahane duruyor uzerlerinde. "Altin Nesil" , "Horasan Erenleri" , "Alperenler , "Onden Giden Atlilar"  ve daha onlarcasi. Ama aklima hep 'O erler' olarak yerlestiler. Sikintida, cefada, kosturmada en onde gidip, odulde, torende, tantanada hep arka saflarda duran erler.
Oyle erler ki, en ufak bir nefs sizintisina binlerce kaza ile cevap verirler!
Oyle erler ki, isimlerinin uzeri kapali, cisimlerinin ayrintilari onemsiz, resimlerinin bir kiymet-i harbiyesi yok.
Oyle erler ki, sivadiklari kollariyla dunyayi bir oyun hamuru gibi evirip cevirerek caglar otesine sicrama yapan bir global neslin tohumlarini ekiyorlar.
 
 
Belki size cok ters ve hatta sert gelebilir bir cumle; ama oyle bir inanca oturttular ki beynimi, din, dil, irk ve daha yuzlerce farkliligi bir anda silebilecek kadar, butun bu yuzlerce ayri seyi icine alabilecek kadar genis yurege sahip olduklarini dusunuyorum her birinin.
Sozlerimi noktalamadan yine Sayin Arinc'in uzerinde durdugu bir noktayi hatirlatmak isterim. Soyle bir seyler soyledi Arinc: "Bu oyle bir hizmet ki, normal hayatta asla yan yana gelmeyecegim insanlar ile bizi bir araya getirdi..." Samimi bir sekilde soylenmis gercegin ta kendisi bu.
 
Bir tespit de benden nacizane: Bu olimpiyat organizasyonu bana cok net bir sekilde gosterdi ki, cok fazla degil uc-bes yil sonra filan Turk icin 'gurbet' denen bir sey kalmayacak. 'Gurbet'in ne anlama geldigini cok iyi bilen bir kulturun son temsilcileri icin bunun anlamini takdir etmelisiniz.
Biliyorum, som agizlilar, bulasIk beyinliler, nasirli idrakliler yine isin altinda buzagi ve turlu turlu entrika ve art niyet arayacaklar. Onlara yine Ustad'in o muthis dizeleriyle cevap vermek isterim ve dilerim ki bir kez olsun kavrarlar!
"Ne cennet tasasi ve ne cehennem!
Sadece Allah'in rizasindalar! "
 

19/4/2007

Fecrin Güvercinleri

Bir mayıs gecesi Yasamal’da, Bakü’nün sırtlarından karanlıkta inci taneleri gibi Hazar’a doğru ince bir kavisle serpilen şehri seyrediyorum. Hazar’ın lacivert sularının arkasında bir ‘Herat cildi’nin şemsesi gibi, ondördüyle bir ay doğuyor, salbekleri yakamozlanıyor ardınca.
Ne kadar süredir penceredeyim bilmiyorum. Çocuk muhayyileme bir masal resmi gibi dökülen bu manzara, bana yine bir masal sureti gibi saf, dingin, heyecanlı yüzleri hatırlatıyor. İlk hatıram, onlarla ilk karşılaştığım havaalanından…
O yıl Azerbaycan’da okulların erken açılmasından dolayı, ilk defa gidecek arkadaşlara hep birer gün önceden haber verilebilmişti. Kalır göçemeyiz, deyip de, Karadeniz’den fındık bahçelerinden, Ege’den pamuk tarlalarından, pek çoğu evlerine bile uğrayamadan koşup gelmişlerdi. Üstü başı boya badana içinde gelen arkadaşlar da vardı. Şaşırıp hallerini sorunca: Bir boya işi almıştık, diyorlardı. Gelince haber, yetişememekten korktuk. Her şeyi bıraktık öyle geldik.
Oktay Bey ile de o gün havaalanında tanışmıştım. Sırtında sonbahar için erken bir pardesü, elinde kocaman bir valiz vardı. Valizi tam 75 kilo geldiği zaman, görevliler merak edip açmış, açtıklarında kitaptan başka şey görememişlerdi. Ben dahi şaşırıp yüzüne baktım. İnce bıyıklarının altından mahcup bir tebessümle gülümsedi Oktay Bey:
-Kilo hakkı sınırlı dediler; ben de bütün hakkımı kitap için kullanayım dedim.
Demek uzak bir memlekete üstündeki bu birkaç eşya ile gidiyordu Oktay Bey. Uçak karanlığı delerek yükselirken semalara, bizler gideceğimizi bilmediğimiz ülkelerde, bilmediğimiz insanların arasında düşünürken neler yapacaklarımızı, onu gene sağa sola koştururken buluyordum: Bir su yok mudur acep, deyip dolanıyordu. Bari bir abdest alsa idik ve öylece gitseydik oralara. Yol gösterilince de teskin oluyor. Soluk rengine kan geliyordu; kış toprağı kan kırmızı gülşenlerle boyanıyordu.
Bakü’ye indiğimizde bozkır, rüzgârın içinde adeta çırpınıyordu. İlk defa bulutların bu kadar süratle üzerimden geçişine şahit oluyordum. Sırtıma elini koyan gene Oktay Bey’di: Bak, diyordu. Bu hareket yeni bir doğumun müjdecisi.
Orada hep birden sarılıp ayrıldık. Üstü boyalı arkadaş bir yana, diğerleri başka yana; ama aynı azim, aynı sevda ve aynı çalımla sabah sisine dalıp gitmişlerdi. En son Oktay Bey ile ayrılmıştık. Seni ziyarete geleceğim, dedim ardınca; söz ilk seni bulacağım bu ülkede. Onu orada valizi, rüzgârlarla dolan pardösüsüyle geride bıraksam da aklımdan hiç çıkarmadım.
Peşinden Bakü’deki büyük ağaçlara sonbahar vurdu. Ardından kış geldi geçti. Bir bahar sabahı, artık kendimi yabancısı saymadığım ülkede, ilk ziyaret edecek yer olarak Oktay Bey’in şehrini seçip düştüm yollara.
Onu okuldaki odasında bulduğumda bir öğrencinin kravatını bağlıyordu. Şaşırdı ilkin. Tekrar dolu dolu kucaklaştık. Öğrenciler ne derdi olsa, onun odasına geliyordu. Kimiyle kitaplarını paylaşıyor, kimiyle üç beş manatlık harçlığını. Bugün de oturmuş bir öğrencisinin kravatını bağlıyordu. Belki de bunlar, Oktay Bey ile biraz daha fazla vakit geçirebilmek için küçük öğrenci bahaneleriydi. Demek ki, o kadar sevdirmişti kendini. Çocuk, hocam her şeyimize yetişiyorsun, diyordu. Söyleyin karşılığında bizden istediğiniz nedir? Söyleyin de biz onu yapalım.
- Memleketinizi seviniz ve ona hizmet ediniz, diyordu Oktay Bey, başka isteğimiz yok sizden.
- Hocam bu kadar mı, bu kadar az mı?
Oktay Bey’in gözleri şefkatle parlıyor:
- Memleketinizi, memleketinizin mahzun insanlarını sevmek, az şey mi Mirali!
Ardından öğlen yemeği için yemekhaneye gittik. Öteki arkadaşlarıyla da tanıştırdı Oktay Bey. Her birinin yüzünde ayrı bir güzellik ayrı bir tebessüm. Genellikle memleketimi soruyorlar ilkin. Sonra üniversite… Birinin bir yerlerden bir tanıdığı çıkıyor her defasında. Her bir isim ve şehirle gelen ayrı hatıralar, ayrı hikâyeler.
Bir ara öğretmen arkadaşın biri elinde küçük bir kavanozla gelerek mutfaktan biraz yemek doldurup ayrıldı. Oktay Bey’e niçin küçük kavanoza yemek doldurduğunu sordum. Nedense derin bir kederle doldu Oktay Bey’in yüzü. Sessiz bir iç çekip anlattı:
- Kavanozdaki yemeği, eve eşine götürüyor, dedi. Hanımı rahatsız. Bu yıl Mingeçevir Kolejinden geldiler. Denilene göre çok zor bir hamilelik dönemi olmuş. Doğuma yakın günlerde, çok rahatsızlandığı bir gece, öğretmen arkadaşın bir doktor parası çıkışmayınca yanında, bizi aradı. Gerekli üç beş kuruşu nedense kimseden tedarik edemedik.
-Sonra?
- Arkadaş eşini bir türlü zamanında yetiştiremedi doktora. Çareyi bulduğumuzda da hocam çocuğunu çoktan kaybetmişti. O yemek evde rahatsız yatan Yenge Hanım için gidiyor.
Oktay Bey yemekten sonra şehri gezdiriyor. Diğer öğretmen arkadaşların sıcacık evlerini dolaştırıyor. Her evin duvarlarında küçük ve solmuş resimler: Karadeniz’in dağları, İzmir’in zeytinleri, Muş’un laleleri; kavaklar, elma bahçeleri arasında duvar duvar tertemiz akarsu şırıltılarında, kekik kokularında bir Anadolu’ya açılıyorsunuz. Acaba bunun da hesabı sorulur mu, diyor Oktay Bey. Şaşırıyorum:
-Neyin hesabı?
-Bu güzel insanların, diyor. Rabbim ne güzel insanlarla yaşama fırsatını sundu bize. Onları tanıyıp, onların içinde olup o güzelliğe kanatlanabildik mi? El açtığımda Allah’a: Beni benden İyi bilensin Rabbim, diyorum. Beni onların yüzü suyu hürmetine affet ve beni onlarla haşret.
Gittiğimiz her eve önce beni buyur ediyor Oktay Bey. Ben ona yol versem de geri kalıyor. Bir defasında zoraki onu önden sürdüm. Utanıp boynunu büktü:
-Ayakkabılarım, dedi. Ayakkabılarımın altı delinmiş, görmeni istemedim. Bakınca anladım ki, delik dediği pabucun neredeyse altı hiç kalmamış.
-Neden, dedim. Altı aydır bir yenisini alabilecek imkânın olmadı mı?
-Hocam, dedi kederle, bütün arkadaşlar az çok benimki gibi. İmkânımız çok defa bir yenisine yetmeyebiliyor. Aynı evde bir tek ayakkabı ve gömleğin kullanıldığı çok olur bizde. Hiç değilse evimizin kirasını ödeyebiliyoruz, diyor neşelenerek, karnımız da doyuyor Allah’a şükür. Az şey mi?
Değil tabi ki az şey.
O gün ayrıldıktan sonra iki yıl boyunca bir daha görüşmek nasip olmadı. Oktay Bey’in, öğretmen olarak Bakü Türk Lisesi’ne geldiğini işitmiştim. Bu sabah da ziyaretine gittim.
Derste olduğunu söylediler. Koridorda onu bekliyordum. Beklerken, orta yaşını geçkince Rus bir kadın geldi. Yanında iki tane genç kız vardı. Bana müdürün odasını sordu. İki tarafa bakarak bulup ona gösterdim. Kadın, yanındaki kızlarla içeri girip oturdu. Ben dolaşmaya devam ediyordum. Kadının sesi koridora kadar geliyordu. Bir şeyler talep ediyordu müdür beyden. Epey diretmesine rağmen de zannediyorum müdürden olumlu cevabı alamamıştı; ama diretiyordu. Sonradan anladım ki kadın yanındaki kızları kayıt yaptırmak istiyordu. Müdür bey de, hep aynı şeyi tekrar tekrar anlatmaya çalışıyordu:
-Hanımefendi, burası erkek öğrencilerin okuduğu bir okuldur, hem öğrencilerimiz genellikle yatılı öğrencilerdir, yatılı olmayanlar da çalışmalar dolayısıyla çok zaman burada kalmak zorundadırlar. Bu şartlarda kızlarınızı nasıl kaydedebilirim. Eğer isterseniz kız öğrencilerin de okuyabildiği tanıdığımız okullar var. Yardımcı olalım. Kızlarınızı oraya yazdırınız.
Kadın her defasında reddediyor, şartlar ne olursa olsun kızlarının burada okumasını istiyordu. Derdini bir türlü anlatamayan Müdür Bey, her defasında daha da bunalmış bir şekilde dediklerini tekrar ediyordu. Kadına bir türlü meseleyi izah edemeyeceğini anlayınca daha da gevşeyerek:
-Hanımefendi, eğer kabalık yapıyorsam beni bağışlayınız; ama merak ettiğim için soruyorum: Siz bir annesiniz, ben size burası erkek öğrencilerin okuduğu bir okuldur, bu öğrenciler yatılı kalırlar. Nasıl oluyor da bir anne olarak, kızlarınızı bu şartlarda kayıt yaptırmak istersiniz?
Kadın susuyor. Sonra ayağa kalkıp sesinin tonunu gürleştirerek cevap veriyor:
- Bakın müdür bey! Benim evim şu yandaki evdir. Siz gelmezden çok evvel ben burada idim. Bu okul da burada idi. Bu okulda okuyan çocuklar annelerine babalarına herkesten fazla saygı duyuyor, bu okulda okuyan çocuklar herkesten daha saygılı ve ahlaklı yetişiyor. Evet, ben bir ana olduğum için bu okula geldim ve bir ana olduğum için bir saattir size yalvarıyorum. Ve bir ana olarak şunu iyi biliyorum ki, ancak bu okulda benim kızlarım doğru dürüst bir eğitim alabilirler ve evet burada her yerdekinden daha güvende olabilirler.
Üniversiteye dönerken yol boyunca kadının dediklerini düşündüm. Kafam öylece dalgın odama giderken Bahtiyar Vahabzade’nin mütebessim simasıyla karşılaştım. Ona öylesine ihtiyacım vardı ki. Tam da zamanında gelip beni bulmuştu. Hep yanına gittiğimde ona ben derdini sorardım. Yıllar geçiyordu da onun derdi bitmiyordu. Bazen sokakta gördüğü fakir bir ailenin derdine yanar, bazen Karabağ’ı düşünüp hislenir, bazen daha da kısar gözlerini Türkiye’yi düşünür; onu bir kere görebilseydim der sonra, yine eskisi gibi şahlanmış atının üstünde öylesine yiğit. Hislenir, ağlar sonra durur bir müddet. Kafiyesi gözyaşı, mısrası keder bir şiirin karanlığına dalar, susar ardınca, susar konuşmaz.
Bugün sen kederlisin, dedi bana. Hele anlat bakalım. Odaya geçip oturunca Oktay Bey’i anlattım ona. Onu ilk görüşümü, valizini, uçaktaki durumu, elbiselerini, ayakkabılarını en son da Rus kadını… Artık gözyaşlarını saklamadan dinliyor. Anlamıyorum; gülüyor, ağlıyor. Benim sözüm bitmesine rağmen onun ağlamaları bir türlü bitmiyor. Sonra cesarete gelip soruyorum:
-Hocam nedir sizi bu kadar ağlatan? Başını arasına aldığı ellerini sallıyor, anlamazsın, diyor, anlatamam.
-Belki anlayabilirdim, diyorum çekinerek. Bu kez daha da ciddileşiyor:
-Ah evlat! Bir bilsen, onu anlayabilmen için yetmiş yıllık bir karanlığın şafak sökmesini beklemen gerekirdi. Biz o şafağın güvercinlerini tam yetmiş yıl bekledik. Ah amcam, diyor sonra, babam, annem! Keşke görseydiniz! Görseydiniz bu kadar mahzun göçüp gitmeyecektiniz.
Hazar’ın üstünde ay yükseldikçe yükselmiş bir nokta gibi kalmıştı. Bu gece, dedim kendi kendime, Oktay Bey’in ve diğerlerinin hikâyeleri işte bu Herat cildiyle süslendi. Ben de Oktay Bey’in anlattığı gibi ellerimi açtım sonra:
- Rabbim! Dedim. Bilmedikleri ülkelere, tanımadıkları insanlara, destandaki ‘göç göç’ nidasını duyan kurtların kuşların göçe hazırlanışı gibi; bekleyip de, günü geldiğinde “Gidin! Yarıda bırakmayın! Bir kırık plak gibi kalmasın bu ses. Bu beste tamamlansın Allah Aşkına” diyen gözü yaşlı münadinin sesini duyunca; fındık bahçelerinden, pamuk tarlalarından, sıcak döşeklerden kalkıp gelen ve güneşin bu ilk burçlarından kanatlanan binlerce fecr güvercininin Senin besteni çalan ‘kırık mızrabı’ adına, gecemizi daha fazla uzatma. O mızrab, bayram nağmelerini vurduğunda, Hasretle göçüp gidenleri bu rahmet yağmurundan uzak tutma. Bizi o fecrin güvercinleri hatırına, onlarla aynı zamanda, zeminde yaşama hatırına affeyle!

 

Fatih Ordu

http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1710&yagmur=bolum2&sid=35&kat=14

21/2/2007

Sevgili bir kul olabilmek

Ali Râmitenî hazretleri, Allahü teâlâ katında sevgili bir kul olabilmenin on şartı olduğunu bildirip bunları şöyle sıralamaktadır:

Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de iki kısma ayrılır. 1- Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır. Bu, bütün insanların dikkat edeceği hususlardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır. 2- Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; "Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram, gıdâsı hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?"Yâni haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyruldu. Gönül, kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, mârifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşulamaz.

İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münâsebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur'ân-ı kerîm okuması, emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerde bulunması, Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi. Zîrâ sevgili Peygamberimiz; "İnsanlar, dilleri yüzünden Cehennem'e atılırlar." buyurdu.

Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz, haram şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber efendimiz; "Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir." buyurmuştur. Yabancı kadınlara bakmak haramdır.

Dördüncü şart; oruç tutmaktır. İnsan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; "Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır." buyrulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; "Oruç, Cehennem'e kalkandır." buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir.

Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak, ismini çok söylemektir. En fazîletli olan zikir, "Lâ ilâhe illallah"tır. Lâ ilâhe illallah diyen kimse ihlâs sâhibi olur. İhlâs; bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhireti istemektir. İhlâslı kimse; "İlâhî!Benim maksudum sensin, seni istiyorum!" der. Nitekim Resûlullah efendimiz, "Lâ ilâhe illallah" demenin çok fazîletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırk birinci âyet-i kerîmesinde meâlen; "Ey îmân edenler! Allah'ı çok zikrediniz." buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir.

Altıncı şart; hâtıra yâni kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytânî, nefsânîdir. Hâtır-ı rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytânî; günahı süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir. Şeytânî ve nefsânî düşüncelerden kurtulmak gerekmektedir.

Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîrâ Allah'tan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mümin, ümitsizliğe de düşmez. Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir.

Sekizinci şart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdirde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür.

Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, her şeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Peygamber efendimiz; "Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız." buyurdu.

Onuncu şart, helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin yüz altmış sekizinci ayet-i kerîmesinde meâlen; "Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz." buyurmaktadır. Peygamber efendimiz ise; "İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâlı taleb etmektir." Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itâat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allahü teâlâya isyânkâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez.

7/2/2007

Hizmet İnsanında Kendini Sıfır Bilme Tevazuu!.

Her mümin, inancına ya fikren ya da fiilen hizmet eden bir (fikir işçisi) sayılır. Bu fikir işçilerinin, çevresini hayran bırakan orijinal hizmet ölçüleri vardır. Benimseyenleri başarıya kilitleyen bu orijinal hizmet ölçülerini bir gözden geçirelim isterseniz.

Bakalım, inanmış insan, inancına fikren, fiilen hizmet ederken, nasıl bir tevazu ve mahviyet ölçüsü içinde fikir işçiliğini sürdürür bir görelim. Hocaefendi'nin 'Fikir Atlası' kitabındaki tespitlerinden takdim ediyoruz fikir işçisi müminlerin hizmetteki örnek tevazu ve mahviyet ölçülerini.

***

Sonsuz ve sıfır!..

Fikir işçileri arasında zahiren bir disiplin olsa da esas itibarıyla onlar, kendi aralarında müdür, amir, şef vb. gibi herhangi bir makam, mevki ve rütbe mülahazası olmayan kimselerdir. Bu mülahazaya sahip kimselerden her bir fert kendisini, "İnsanlardan bir insan ol!" düsturu gereği, basit bir fert olarak kabul etmeli ve değer itibarıyla da ancak soluna konulacak herhangi bir rakamla kıymet kazanmayı bekleyen (sıfır) görünümünde olmalıdır!

Sıfırların kendi aralarında herhangi bir üstünlüklerinin bulunması bahis mevzu değildir. Zira bunların birbirleriyle toplanmaları, çıkarılmaları, çarpılmaları bölünmeleri onları kat'iyen farklılaştırmaz. Sıfır ancak tam bir mana-i harfi ile soluna konulacak rakam ya da rakamlar sayesinde birdenbire on, yüz, bin veya milyonlarca kat büyüyüp değer kazanır.

Bu itibarla da makam ve mansıba talip olmamayı, en akıllıca bir iş kabul ediyoruz. Düz yerde yürümek her zaman için emniyetli, zirvelerde dolaşmak ise tehlikelidir. Çünkü zirveden düşmekle meydana gelecek sonuç çok defa düz yolda tökezleyip düşmekten daha vahim neticeler doğurur.

Ayrıca burada istitradi olarak bir hususu daha arz etmek istiyorum.

Ben nokta (.) şeklindeki sıfırı bu espriye bağlı alarak Latince içi şişirilmiş boş bir yuvarlak olan 'O'dan daha elverişli görüyorum. Çünkü eski sıfır, Latincedeki sıfırdan çok daha fazla acziyet ve mahviyet ifade etmektedir. O eski sıfırın ifadesi diyeceğimiz (.) varlığın en küçük parçasını oluşturan zerrecikler gibi kendisinden daha küçük herhangi bir şey olmayan işaretçiktir.

Evet insan, Allah (celle celalühu) karşısında gerçek konumunu ifade edebilmesi için her zaman ve her şeyde O'nu bilip O'nu duymalı, kendisini de koca bir hiç görmelidir.

Hasan Ala Yücel'in başından geçen şu hadise mevzumuza güzel bir misal teşkil etmektedir.

Bir gün paşa, Hasan Ali Yücel'e sıfır ve sonsuzun ne olduğunu sorar. Hasan Ali Yücel, paşanın bu sorusuna: 'Paşam sonsuz siz, sıfır da ben'im', cevabını verir.

Kanaat-i acizanemce bu sözü insanlar, kendilerini hiç yoktan var eden ve sonsuz nimetlerle perverde kılan Rab'lerine karşı duymalı, kabullenmeli ve engin bir kulluk şuuru içinde, "Allah'ım Sen sonsuzsun, biz ise bir sıfırız." demelidirler.

Evet, herkes kendisini bir sıfır olarak görmeli, Allah'ın lütfettiği değişik muvaffakiyetlerin hepsini O'ndan bilmeli, kendisine verilen değişik payeleri bir vazife taksimi olarak telakki etmeli ve kendisi gibi birer nefer olan diğer arkadaşlarına karşı da kesinlikle herhangi bir gurur, kibir ve üstünlük taslama tavırlarına girmemelidir. Çünkü bütün muvaffakiyetleri lütfeden ve bizleri çeşitli istidat ve kabiliyetlerle donatıp dinine hizmet yolunda değişik makam ve mevkilerde istihdam eden Cenaba-ı Hak'tır. Öyle ise minnet O'na, şükran O'nadır!

Ayrıca mazhar oldukları nimetleri kendilerinden bilen talihsizlerin takılıp yollarda kaldıkları da unutulmamalıdır! Onun için bizim yolumuz:

- Der tarik-i acz-mendi, lazım amed çar-ciz: Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak şükr-ü mutlak ey aziz! İfadeleriyle çerçevesi çizilen acz, fakr, şevk ve şükür yoludur ki, bu yol insanın kendisini sonsuz güç ve kudret sahibi Rabb'i karşısında bir (sıfır) olarak görüp, mazhar olduğu bütün nimetleri O'ndan bilmeyi ve şükürle mukabelede bulunmayı gerektiren bir yoldur.

***

-Fa'tebiru, ya ülil ebsar!.. Düşünün ey basiret sahipleri!..* * (Haşir/2)

 

Ahmet Şahin, Zaman, 06.02.2007

8/12/2006

Erke yoksa Sezer mi?

Bir arkadaşım durup dururken 'Erke, sakın Cumhurbaşkanı Sezer olmasın!' deyiverdi. Hoppala bu da nereden çıktı şimdi? 'Hayır, ne alakası var, olur mu öyle şey?' diye karşılık verdim; ama içime de bir kurt düştü doğrusu. Sezer'i Erke gibi görenler var çünkü. Olabilir mi acaba? Erke'nin tanıtım toplantısına katılanların hemen hepsi Sezer'in temsil ettiği siyasi çizgiye yakın duran isimler...
Ve Çankaya sonrası Sezer'e olağanüstü siyasi misyon yükleyenlere bugünlerde çok sık rastlanıyor. Geçtiğimiz günlerde bir gazete Atatürk ve İnönü'nün ardından 'üçüncü adam' diye nitelemişti. Onu bir 'kurtarıcı' olarak gören çevreler var. Malum, kurtarıcısı eksik olmayan bir toplumuz. Peki Türkiye bugün kurtarılacak durumdaysa öyleyse neden kurtaracak? Herhalde sağ iktidarlardan. ..
 
Nasıl kurtaracak? Siyasi kulislerde Sezer'in solu toparlayacak yegane isim diye sıkça zikredildiğini hatırlatmak isterim. Böyle düşünenlere göre sol çok dağınık durumda, parça parça. Her parti bir tarafa çekiyor. Onca çabaya rağmen bir araya gelemiyorlar. Ve sağ karşısında da 50 yıldır sürekli sandıktan kayıpla çıkıyorlar. Oysa solun bölünmüşlüğünün ötesinde temel sorunu var.
Dün Vatan gazetesi manşetten soruyor; 'Sezer siyasete mi giriyor?' diye… Çankaya'da bir ofis hazırlığı içinde olduğu daha önce medyaya yansımıştı. Ankara geleneğini unutanlara hatırlatmakta yarar görüyorum: Başkentte genellikle siyasi faaliyetler özel ofislerde yürütülür. Bir siyaset adamının büyük iddiası varsa eğer, bunu hayata geçirmek için mutlaka bir ofise de sahiptir. Sezer'in ofis için hazırlık yapmasından siyaset yorumu çıkarılması bu yüzden.
Cumhurbaşkanı Sezer, siyasi anlamı olup olmadığı tartışılan son davranışıyla da adından çok söz ettirdi. Yedi yıl boyunca özel toplantılara katılmaktan özenle kaçınırken salı akşamı, bir özel televizyon kanalının kuruluş resepsiyonuna iştirak etmesi şaşkınlıkla karşılandı. Burada kısa da kalmadı üstelik, 4 saati aşkın süreyi özel kanalın programında geçirdi.
 
Ne yaptığı ayrıntılarıyla medyaya yansıdı: Yemek yedi, katılımcılarla sohbet etti, Erol Evgin'in 'Mustafa Kemal'i Gördüm Düşümde' gösterisini izledi, şarkı dinledi, 'Hoş Gelişler Ola' türküsüne tempo tuttu, 10. Yıl Marşı'na eşlik etti. Resepsiyondan ayrıldığında gece saat 24'e yaklaşıyordu. Bütün bunlar o kadar alışılmadık ve şaşırtıcı ki bir gazete 'Sezer eğlendi' derken bir başkası 'Dışarı çıktılar' başlığını atmış.
 
Son günlerdeki hareketlilik sadece Sezer'le sınırlı değil, eşi Semra Hanım da oldukça faal. Çankaya Köşkü'nde Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu' nun etkinliğine ev sahipliği yaptı. Burada başörtülüler konusunda hakaret dolu sözler söyleyen Türkiye'nin ilk Sümeroloğu Prof. Muazzez İlmiye Çığ'a 'Atatürk'ün izinde bir ömür' ödülü verdi. Kuşkusuz Semra Hanım'ın bu etkinliğinin de siyasi yönü var.
 
Başa dönersek… 'Mucize güç Erke' Sezer olabilir mi? Bazıları Sezer'e olağanüstü siyasi anlam atfetse ve bazı sıra dışı beklentilere girse de ben ihtimal vermiyorum. Daha dün gazetelerde Erke'nin kamuoyuna duyurusu yayınlandı. Burada kesinlikle Erke'nin siyasi hareket veya parti olmadığına özellikle dikkat çekildi ve 'Sadece bilimsel buluş' dendi.
 
Sezer, siyasete girer mi? Girmek istemez; ama kurtarıcı bekleyenler sahaya çekebilirler. Böyle bir ihtimal var. Ben siyasete atılmasını Çankaya'daki siyasi duruşunu, aynen siyasi alana taşımasını çok isterim. Sonuç ne mi olur? Yekta Güngör Özden'in macerasından farklı olacağını düşünmüyorum. Ofis ise Cumhuriyet Gazetesi için yazı yazmaya, resepsiyonuna katıldığı özel kanal için yorum ve değerlendirme yapmaya yarar sadece...
    Mustafa Ünal, Zaman, 08/12/2006

5/12/2006

Hey Dost, hele bir anlatıver kimler aldandı?

Hele bir anlatıver Güzel Dost! Kimler aldandı?- Cehennemi hesaba katmayan dindar aldandı!
Çünkü Kur'an şöyle anlattı: ‘Allah tarafından hiç hesaba katmadıkları karşılarına çıkıverdi...' Zümer Sûresi, 47. *** Bir daha söyleyiver başka kimler aldandı? - Ölüm yokmuş gibi yaşayan dünya-perest aldandı! Zira Kur'an turrayı şöyle bastı: ‘Her nerede olursanız olunuz ölüm size yetişir! Velev eflake ser çekmiş surlarda bulunun!' Nisa Suresi, 78. *** Güzel Dost! Anlat bana daha kimler aldandı? - Ameline güvenen abid aldandı! Çünkü Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam şöyle ferman buyurdu: Zinhar aldanmayın! Hiç kimse ameli ile kurtulamaz! Soruldu: Sen de mi Ya Rasulallah? Cevap verdi: Evet ben de! *** Göster bana Can Sevgili! Daha kimler aldandı? - Kendini hak yolunda sanıp, kılını dahi kıpırdatmayanlar aldandı! ‘Allah gayret gösterip cihad edenlere, olduğu yere mıhlanıp kalanların çok üzerinde bir ecr-i azim ihsan etmiştir.' Nisa Sûresi, 95. *** Avaz et Hatip avaz, ta ki herkes duysun! Hele hele kimler aldandı? - Nasıl desem bilmem ki namazsız aldandı! Hele bir baksan ya Kur'an nasıl anlattı: 'Ashabı yemin Cennetten seslenip mücrimlere soruyorlar, sizin bu sekar cehennemine girmenize ne sebep oldu? diye. Onlar da diyorlar: Biz namaz kılanlardan değildik…' Müddessir Sûresi, 39-43. *** Kim öz-canını yaktı, kimler aldandı? - ‘Ben bundan sonra kurtulmam.' diyen me'yus aldandı! ‘De ki; Günah işlemek suretiyle öz-nefisleri aleyhine israf etmiş kullarım! Allahın rahmetinden ümidi kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz o öyle gafur, öyle rahim. Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azab gelmeden evvel tevbe ile Rabb’inize dehalet edin ve ona halis Müslümanlık yapın, sonra kurtulamazsınız!' Zümer Sûresi, 53-54. *** Anlat anlat daha kimler aldandı? - ‘Bakma! Benim kalbim temiz.' diyen amelsiz aldandı! ‘Yemin olsun ki zamana! İnsan mutlak hüsranda. Ancak şunlar müstesna: Onlar iman edip salih amel işlediler!..' Asr Sûresi, 1-3. *** Deyiver bana başka kim aldandı? - ‘Göreceksin biz nice hacı-hocadan önce gireriz cennete!' diyen nâdan aldandı! ‘Şüphesiz korunan müttekıler içindir Rabblerinin katında na'im cennetleri. Artık müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız? Neniz var? Nasıl hükmediyorsunuz? Yoksa size mahsus bir kitap var da onda şu dersi mi okuyorsunuz?' Kalem Sûresi, 34-37. *** Bahsediver Hatip! Daha kim aldandı? - ‘Bu da bir şey mi canım, millet neler işliyor.' diyen günahkar aldandı! ‘Ona kendi kazandığı, size de kendi kazandığınız. Siz onların amellerinden sorulacak değilsiniz.' Bakara Sûresi, 134. Lakin ‘Şüphe yok bütün yaptıklarınızdan mesul tutulacaksınız!' Nahl Sûresi, 93. *** Anlatıver Dostum! Daha kim aldandı? - ‘Benim babam da hacı.' diyen evlat aldandı! Çünkü baksana dalgalar arasındaki inkarcı oğlu için yalvaran Nuh peygambere ne denildi: ‘Ey Nuh!.. O senin ailenden değil; çünkü o, dürüst iş yapan temiz bir insan değildi. O halde hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Onun kurtulması için dua ederek cahil bir iş yapmandan seni sakındırırım.' Hud Sûresi, 46. *** Haber et Hatip haber! Başka kim aldandı? - ‘Ben gıybet etmiyorum ki, olanı söylüyorum.' diyen aldandı! Zira Efendimiz bir gün soruverdi: ‘Bilir misiniz gıybet nedir?’ diye. Ashab, Allah ve Rasulû daha iyi bilir, dediler. Efendimiz, kardeşini beğenmiyeceği şekilde anmandır, buyurdular. Soruldu: Ya söylediğimiz şey onda varsa? Cevap verdi Efendimiz: Eğer varsa onu gıybet ettin demektir. Şayet söylediğin onda yoksa, bu zaman da ona iftira ettin demektir. *** Daha kim yandı, kimler aldandı? - ‘İşlediysek biz işledik; azabını çeker diyetini öderiz.' diyen bedbaht aldandı! ‘Yemin olsun! Rabbinizin azabından onlara velev bir nefha, bir kıvılcım dokunuverse VAY BİZLERE derler!' İsra Sûresi, 21. *** Vah Nâsih vah! Demek bunca insan aldandı! - Güzel dost! Bir bilsen daha kimler aldandı!
SÜLEYMAN ERİŞ
Zaman, 07/09/2006

9/11/2006

Ne Zaman Adam Oluruz?

Bu soru, belki yeryüzünde her dem sorulması gereken en önemli soruların başında geliyor. Ancak bu soruyu soracak insanların da öncelikle adam olmaları gerekiyor. Zira adamlıktan bir zerre nasiplenmemiş insanların her önlerine gelene veya her yazının sonuna "Ne zaman adam oluruz" diye sorması adamlıktan nasiptar olanlara yapılan ciddi hakaretten başka bir anlam taşımıyor.
Peki, nedir adam olmak? İşte ne zaman adam oluruz sorusuna cevap vermeden önce herkesin bu soruyu cevaplaması gerekiyor. Bu soru tam olarak cevaplandırıldıktan ve cevaba göre bir hayat yaşandıktan sonra hangi adamların hangi durumlarda adam olup olmayacaklarına uygun cevaplar verilebilir.
Araştırmadan, soruşturmadan kendi kafasına göre büyük bir grubu töhmet altında bırak mı adamlık?
Her parayı verenin düdüğünü öttürmek, her parası olanın elinde maşa olmak mı? Yoksa dün kara dediğine, birilerin devreye girince hemen pozisyon değiştirip ak, ak diye bağıra bağıra yanardöner triplerine soyunmak mı?
Binlerce şehidin kanına girmişlere utanmadan arlanmandan "bey" diye hitap ettikten sonra, kimin tehlikeli olup kimin olmadığını söyleyebilecek kadar yüzsüzleşebilmek mi?
Dün küfür edep saldırdıklarına bu gün her ne sebeple olursa olsun dalkavukluk etmek mi?
Bunların hiçbirisi adam olmak değil şüphesiz.
Adamlık bu olmadığı için bütün bu özellikleri bünyesinde barındıranların adam olanların derdini anlaması çok zor. Hal böyle olunca bu fıtratta olan insanların bu ülke için canını dişine takıp büyük fedakârlıklar ile çalışanları tehlike olarak göstermeleri de bir o kadar doğal.
Şimdi gelin hep birlikte bu ülke için gerçek tehlikenin neler olduğuna bakalım.
Bu ülkede ilk günden bu güne kadar var olan en birinci tehlike hiç kimsenin şüphesi olmasın ki mutlaka menfaati için her şeyi yapabilecek tıynette insanların varlığıdır.
Hayatını adadığı, ömrünü verdiği, belki yıllarca idarecilik yaptığı bir kurumu biranda terk ederek sürekli saldırdığı karşı cepheye, gruba, rakip partiye, şirkete v.s. adına ne derseniz deyin gidip menfaat çatışması olduğunda bu sefer terk ettiği yere saldırgan bir üslupla taarruza geçen o insan yeryüzünün en tehlikeli varlığıdır.
Evet, zira artık onda yer eden vicdan her an alınıp satılabilen ve asla kemale eremeyecek zavallı, kadük bir vicdandır.
Bu gün savunduğu idealler, hakikatler, gerçeklere, söylemlere, bir gün sonra tam tersi bir noktadan ateş edebilen, saldıran vicdan yeryüzünün acınası ve aşağılık vicdanıdır.
Altaylardan gelmiş olsa da, Sultan Fatih döneminde yaşamış olsa da, Kâbe'nin göbeğinde ikamet ediyor olsa da böyle bir vicdan her an satılmaya müheyya, her an yön değiştirmeye ayarlı, en ufak bir muhalif rüzgârda sığındığı bütün limanları, bütün gemileri anında ter edecek tıynette süfli bir ruhtan başkası değildir.
Dün kara dediklerine bu gün ak, dün küfrettiklerine bu gün temenna durup pohpohlayan, önünde düğme ilikleyen, dün sövüp saydıklarına bugün övgüler yağdıran ruhlar dün de vardı bu gün de olacaktır.
Akıllı insanlar bu tür hastalıklı ruhlardan alabildiğine uzak durmasını bilenlerdir.
Zira dün onların sövüp saydıklarına değer vermeyen, kale almayanlar, onların bu haleti ruhiyelerinin ardındaki sırrı bildiklerinden, dahası onları maşa olarak kullanan güç odaklarını da tanıdıklarından, onlardan yana gelen her türlü eleştiriye de, övgüye de temkinli yaklaşıyorlar.
Hayatlarının hiçbir döneminde adam olmamış, bırakın adam olmayı, bir damla adamlık hissi, endişesi taşımamış insanların adam olma dersi vermeleri tam bir "Bekri Mustafa" durumunda olduğumuzu anlatıyor. Gerisini siz düşünün.
Kim hangi sıfatla ne derse desin. Aklı hür, vicdanı hür her vatandaş biliyor ki, bilmeli ki:
Dinin hiçbir emrinde millete, vatana, komşuya, insana hâsılı varlığın bütününe ihanet asla tasvip edilmediğinden dindar olan insanlardan asla böyle bir şey beklenmemeli.
Böyle bir şey bütün bir vatanı, en yakın dostlarını, üç kuruşa satabilecek hastalıklı insanlardan beklenebilir.
Bütün hayatı millet
Bütün ömrü vatan
Bütün rüyası bayrak
Bütün hayali iman
olanların bütün bu değerlere ihanet içersinde bulunmak, bunların tehlike oluşturduğunu iddia etmek en hafif tabiriyle aymazlıktır. Ve bu değerleri gerçekten bilmemezlik ve tanımamazlıktır.
Bir insanın zerre kadar aklı varsa veya aklı başkalarının güdümünde değilse hür vicdan ile değerlendirme yapabiliyorsa dün ve bu gün bu ülkede bir şekilde var olmuş bütün kurum, kuruluş ve insanlar hakkında gerçek değerlendirmelerde bulunabilir.
Böyle bir değerlendirme için yapılacak ilk iş o insan veya kurumları mercek altına alarak dün ve bugün bu millet ve bu vatan için neler yaptıklarına, neler söylediklerine bakmak olmalı. Böyle yapanların şayet niyetleri kötü değilse görülecek ki, bu gün bazı nadanların tehlike olarak gösterdikleri bu apak insanlar, gerçekten yüzde yüz Anadolu insanını temsil ediyor ve gerçekten yaptıkları büyük gayretler ile bu ülkenin yüz akı, umudu ve garantisi olarak bulundukları yeri hak ediyorlar.
Başkaları ne derse desinler:
Bu ülkeye bütün samimiyetleriyle her platformda hizmet etmeye gayret edenler dün olmadıkları gibi bugün de, yarın da asla tehlike olmadılar, olmayacaklar.
Her fırsatta onları tehlike olarak gösterenlerin gerçek niyetleri ortalığı bulandırıp bu bulandırmadan istifade ile mevki ve makamlarını daha bir sağlamlaştırma ile hayatlarını adadıkları dünyalıklarını daha bir artırma gayretinden başka bir şey değildir.
Bu ülkede asıl tehlike dün olduğu gibi bu gün de ara dönemleri özleyenlerdir. Ara dönemlerin özel şartlarından nemalanan bir takım aymazlar bütün medeni dünyaların aksine, bürokrasiye, tek adamlığa, krallığa, padişahlığa, tek partiliğe, statükoculuğa âşık ham ruhlardır. Bu ruhların bize hedef olarak gösterilen muasır medeniyet hedefinden hiç de hoşlanmadıkları aşikârdır. Düne kadar bu hedefe güya dörtnala koşturanların tam da bu hedefe varılacağı anda çark etmeye başlamaları birazda muasır medeniyetin iktidarı yüzde yüz halkın emrine amade etmesi anlamını taşımaktadır. Bu gerçeği son anda fark eden miyoplar şimdi bir yandan bu erkin ellerinden yıllardır peşine düştükleri medeniyet tarafından alınarak gerçek sahibine (Millete) verileceğini bildiklerinden derin bir hüzün ve korku içersinde çareler aramaya başlıyorlar. Bu korku ile sağa sola çamur atma gayretleri ortalığı biraz bulandırsa da, gerçek medeniyet sevdalılarının gayretini artırmaktan başka bir şeye yaramıyor.
Zaman zaman yaptığı sohbetlerde konuya değinen Hocaefendi tecessüste bulunma, iz sürme, insanlar hakkında kötü düşünme ve ihtimallere hüküm bina etmenin birer paranoya emaresi olduğunu dile getiriyor.
Konuya yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerimden örnekler sunan Hocaefendi "Bilmediğin şeyin izini sürme!" mealindeki ayeti göstererek şunları söylüyor. "Her şeyden önce şüphe, tecessüs ve su-i zandan kaçmayı ve kesin bilgiye dayanmayan hükümlerle insanları suçlamamayı emretmektedir. Bununla beraber, bu ilahî kelam, yeterli araştırma yapılmadan sadece söylentilere göre hiç kimsenin aleyhinde olunamayacağını; yalnızca tahmin, varsayım ve bir kısım teorilere dayanan bilimlerin mutlak doğru olarak kabul edilemeyeceğini ifade etmektedir.
Böyle davrananların ruhlarının hastalıklı olabileceğine dikkat çeken Hocaefendi "Eğer, bir insanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa, o başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve diğer insanları da o marazla değerlendirir. Mesela, onun bunun malını aşırmaya alışmış bir hırsız, her gördüğü kapıyı nasıl açacağının hesaplarını yapar, önüne çıkan her duvarı nasıl aşacağını düşünür ve karşılaştığı her insanı da kendi mülahazalarına benzeyen düşünceler içinde zanneder. Yolda yürürken bir dükkânın kepengine göz ucuyla bakan birini görse, onun hakkında hemen "hırsız" hükmünü verir. Çünkü kendi dünyası hep el-âlemin kilitli kapılarını açmak ve mallarını çalmak etrafında örgülendiği için başka insanlar hakkındaki değerlendirmeleri de ona göre olur. Aynı türden kalb hastalıklarına maruz diğer insanların durumu da farklı değildir. Onlar her gölgeyi asıl zanneder; her ihtimali vak'a gibi değerlendirirler. Gördükleri ve duydukları en küçük şeyleri büyütür, şişirir ve mübalağalarla bir balon haline getirirler; kulak yoluyla içe akan ve göze takılan ham bilgileri kalb kazanında eritir, farklı kalıplara ifrağ eder ve onları kesin bilgi yerine koyarak hükümler verirler. Sonra da daha baştan yanlış olan o hükümleriyle insanları suçlar, yargılar ve değişik şekillerde cezalandırırlar." Diyerek bugün karşı karşıya olduğumuz konu ile ilgili aydınlatıcı bilgiler veriyor.
Abdülkadir Süphandağı, fgulen.com, 06.11.2006
« Önceki ::