Biz ona doyamadan gitti
| Biz ona doyamadan gitti | |
Bu zaman cemaat zamanıdır ve zamanımızda cemaat konusu daha bir ehemmiyetini artırmıştır. Aslında Hz. Âdem'den bu yana zaman hep cemaat zamanı olmuştur. | |
| Biz ona doyamadan gitti | |
Bu zaman cemaat zamanıdır ve zamanımızda cemaat konusu daha bir ehemmiyetini artırmıştır. Aslında Hz. Âdem'den bu yana zaman hep cemaat zamanı olmuştur. | |
| Kur'an'ı iyi okumanın üç şartı-DİNLE | |
[Kürsü] 'Kur'an'ı, Rabb'ine arz ediyor gibi oku' | |
| ||
Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek'atta Bakara Sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu. Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu'be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: "Ne zaman Şu'be'nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm." Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: "Şu'be'nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız 'herhalde secdeye gitmeyi unuttu' derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da 'galiba ikinci secdeyi unuttu' diye düşünürdünüz." İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek'at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî, vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu. O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A'zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek'at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn'dan (Allah Rasûlü'nün çağına yetişmesine rağmen O'nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek'at namaz kılardı. Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül âleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek'at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti'nin seçkin halifelerinden Harun Reşid'in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek'at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir. Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek'at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir. |
| |||
"Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır" diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek'atta birkaç cüz'ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Resûl-i Ekrem'in (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerinevesile olmuştur. Öyle ki, Fudayl bin İyâz'ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk'a içlerini dökerken, rüzgârlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.
Namazı hakkıyla kılmak için ne yapmalıyız?
1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet'te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs'in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, "Allah Teâlâ'dan Cennet'i istediğiniz zaman, Firdevs'i isteyiniz." buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak'tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle demeliyiz: "Allah'ım, Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabb'im, ben de Peygamber Efendimiz'in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen'den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allah'ım, bu lütfunu bana da nasip eyle!.."
Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu'nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat'iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât'ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.
2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü'min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütalâalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana âleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Bir mü'min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur'an talebeleri, Hazreti Gazalî, Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.
3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.
Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. "Olmuyor!" diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat'iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız.
| |||
| |||
Böyle olmakla beraber, konunun anlaşılması adına öncelikle bir-iki hususa -kısa da olsa- işaret etmekte yarar var. Bunlardan birincisi; Kur'an'ın muhteva keyfiyeti ile ilgilidir. Kur'an, kendisini bize tanıtırken, "yaş-kuru, zerreden-küreye her şeyin kendisinde var olduğunu açıkça haber vermektedir (En'am Sûresi, 6/59). Ancak Kur'an'da var olan şeylerin hangi ölçü ve mahiyette var olduğu da konunun anlaşılması adına önemlidir. Zira Kur'an'da her şey vardır ama, çapına, azametine, mahiyet ve kıymetine göre vardır. Dahası, var olan bu şeylerin birçoğu Kur'an'da icmalî manada ve adeta kanun mahiyetinde bulunmaktadır. Öyle ki insan, bu kanun ve icmalî manalardan hareket ederek büyük ummanlara ulaşabilir ve Kur'an'da her şeye işaret edildiğini görebilir. Bu sebeple ezelden gelip ebede giden ve çok ciddi muhteva zenginliğine sahip bulunan Kur'an-ı Kerim'in, İslam âlemi için çok büyük, çok ciddi var oluş cereyanları ve onların başındaki zatları "işarî" manalarla olsun ele alması onun enginlik ve gınasının emarelerindendir. Biz öyle inanıyoruz ki Kur'an-ı Kerim, kıyamete kadar gelecek ilimlere -velev fezlekeleriyle olsun- mutlaka işaret etmektedir. Bu itibarla fizik, kimya gibi pozitif bilimler temel prensipleriyle Kur'an'da bulunabilir. Ancak fiziğe, kimyaya ait bütün kanunları Kur'an'ın içinde aramak onu bir fizik, bir kimya kitabı kabul etmek demektir. Keza anne karnındaki çocuğun gelişme seyrini safha safha ele alan Kur'an-ı Kerim, embriyolojinin temel prensiplerine işaret etmekte ve bizlere "Âmenna; yaş ve kuru Kur'an'da her şey vardır" dedirtmektedir. Ne var ki o, embriyolojinin dilini kullanmamaktadır. Evet, her şeyden evvel Kur'an-ı Kerim'in başta böyle bilinmesi gerekir. Çünkü o, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir." Yani o, bütün ilimleri ihtiva eden kitaplar mecmuası bir kitaptır: insanın ferdî, ailevî, içtimaî bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir kitap.. evvel ve ahir en son kitap.. kitapların hülasası bir kitap.. kelam sıfatının en üst mertebesinden, insanlığa en kâmilâne seslenen bir kitap.. ve kıyamete kadar gelecek kâmil insanlara hitap eden bir kitap... Binaenaleyh bu kitap çok renkli ve çok sürgünü, tomurcuğu olan bir kitaptır. Ne var ki bu tomurcuklar da ancak ehlinin, erbabının elinde birer gül haline gelecek türden şeylerdir. Bizim gibi sıradan insanların göremediği hakikatleri, bu ehil insanlar, o tomurcukta görür, ariz ve amik olarak, net bir şekilde gözler önüne serer ve "bu Kitap'ta her şey vardır" diyebilirler. Konunun anlaşılması adına ikinci önemli bir husus da şudur: Kur'an-ı Kerim'den kendi devir, kendi cereyan, kendi hizmetlerine işaret çıkaran zatların durumu, ilk defa çağımızda görülen bir hadise değildir. Huccetü'l-İslâm İmam Gazali'den büyük veli Muhyiddin İbn Arabi'ye, ondan ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbanî hazretlerine kadar çok ciddi ve büyük zatlar da Kur'an'ın enginliğinin emaresi deyip işari tefsir açısından pek çok şey söylemiş ve bu tür istinbatlarda bulunmuşlardır. Ayrıca bu zatlar, kendi dönem ve hizmetlerine işaretler çıkarırken, "Kur'an, sarahaten (açık bir şekilde) benden bahsediyor" gibi bir iddiada da bulunmamışlardır. Belki İslam tarihi boyunca sadece Fazlullahi'l-Hurufî gibi bazı kimseler bir şekilde "Kur'an benden bahsediyor" iddiasında bulunmuş ve her bir harfe kendince ayrı sırlar atfeden, çok değişik manalar vererek bâtıl yorumlarla Hurufîlik denilen -kökü çok eskilere dayanan- batıl bir mezhebe süluk etmişlerdir. Öyle ki bu zatın müntesipleri "mim onun gözüdür, nun burnudur, şu harf kulağı, bu harf da ayağıdır, -haşa, bağışlayın- Kur'an da onun fesidir" gibi hezeyan türünden sözler sarf edebilmişlerdir. İşte gerçek Hurufîlik denilen bâtıl yol da bu yoldur.
* * * | |||
| |||
Ancak, Efendimiz'in, kendisine vahiy geldikten sonra okuma-yazmayı öğrenip öğrenmediği konusu ihtilaflıdır, o hususta farklı görüşler vardır. Fakat, Hudeybiye Anlaşması'nın metnindeki "Resûlullah" lafzına müşrikler itiraz edip Süheyl b. Amr, "Peygamber olarak kabul etseydik, seninle savaşmazdık. Öyleyse, anlaşma metnindeki "Allah'ın Peygamberi" ifadesi silinmelidir." deyince, Efendimiz orada bile "Ya Ali, (o ifadeyi) göster de ben sileyim." demiştir. Demek ki, Efendimiz, o zaman bile okuma-yazma bilmiyordu. Bununla beraber, İbnu't-Tîn ve İbnü'l- Mülakkın gibi kimseler, hayat-ı seniyyelerinin sonunda Peygamberimiz'in bazı şeyleri öğrendiğini söylerler. Allah Resûlü, bazı şeyleri göre göre onlara alışmış olabilir; mesela, nâm-ı celîlini tanıyabilir; bir yerde "Muhammed" yazıyorsa onu hat olarak ayırt edebilir. Pakistanlı alimlerden Muhammed Hamîdullah Hoca "İslam Peygamberi" adlı eserinde "Efendimiz, ömrünün son döneminde okuma-yazma biliyordu." dediği için çok eleştirildi. Oysa Efendimiz'in ümmiyetinin ömrünün sonuna kadar devam ettiğini kabul etmekle beraber, bazı şeyleri göre göre, göz alışkanlığıyla tanıyor olduğunu söylemek de mahzurlu olmasa gerektir. Aslında, Efendimiz'in ümmiyetiyle alakalı hususları, önemli bir mevzuu nazara vermek, ümmiyetin zihin saflığı ve duruluğu vaat ettiğini belirtmek için arz ediyorum. Zira hepimiz zihnimize daha önceden şöyle-böyle girmiş müktesebâtın çocuklarıyız. Hiç farkına varmasak ve düşünmesek de, çoğu zaman bir Cemil Meriç üslubuyla, Necip Fazıl edasıyla, Bediüzzaman'ın ifadeleriyle ya da Nurettin Topçu tarzıyla konuşuruz. Onlara ait söz ya da düşüncelerin bir yerinde ya fiili değiştiririz veya faili çıkarırız ve onları kendimize mal eder konuşuruz. Bunu planlı ve düşünerek yapmayız; onların üslubu, söz ve düşünceleri içimize öyle işlemiş, zihnimizde o kadar yer etmiştir ki, farkında değilizdir onları tekrar ettiğimizin. İşte, Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) hem Kur'an, hem de ondan anlaşılması gereken manalar vahyediliyordu; Allah Resûlü de o vahiyleri aynıyla ümmetine tebliğ ediyordu. Farz-ı muhal, Efendimiz'in zihninde dışarıdan bazı şeyler yer etmiş olsaydı, zihindeki esneklik ve elastikiyet o vahy-i gayr-i metlüvvü (lafzı okunmadan mana olarak bildirilen vahiy) sağa-sola çekebilirdi ve dolayısıyla yorumlarda farklılık olabilirdi. Fakat Efendimiz ümmî idi, başka felsefe ve kültürlerin tesirinde hiç kalmamıştı ve O'nun zihni saftı, dupduruydu, Allah'ın inayet ve hikmetiyle fıtrat üzere, tertemiz olarak korunmuştu. Resûlullah'ın, "Biz ümmî bir ümmetiz..." sözünü de bu zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Bu hadis-i şerif de, okuma-yazma bilmemeyi değil, başka dünyalara ait bilgi kırıntılarıyla zihnin kirletilmemiş olmasını nazara vermektedir. Evet, sahabe efendilerimiz de ümmî idiler. Fakat, onların ümmiyeti, yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamındaydı. | |||
| |||
(Ankebût Sûresi, 29/48) ayetinin de açıkça ifade ettiği gibi ümmî idi. Nitekim kendisine vahiy gelinceye kadar okuma-yazma bilmediği umum ulema tarafından kabul edilmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah öğretmediği için, Tevrat ve İncil veya başkalarının yazdıkları kitapları okuyamıyordu. Allah'ın O'na okuma ve yazmayı öğretmemesi, peygamberliği için gerekli olan hususlardan biriydi. Yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere Allah Resulü'ne yazı yazma ve okuma öğretilmemişti. Şayet bilseydi, bâtıl peşinde koşanlar, "O, geçmiş kitapları alıyor, okuyor ve okuduklarını bize anlatıyor" diyeceklerdi. Hâlbuki Efendimiz'in ümmî olduğunu dost-düşman herkes biliyordu. Binaenaleyh burada, Efendimiz'in okuyup yazmasının olmamasını, O'nun peygamberliğinin, Saadet Asrındaki kendi muhatapları tarafından tasdik edilmesiyle alakalı olduğunu da görüyoruz. Bu itibarla, Efendimiz'e yazı yazdırılmamıştır. Ancak burada hemen şunu ifade etmek gerekir ki, ilim, yazı yazmak demek değildir. Allah Resûlü, ulûm-u evvelin ve âhirine (öncekilerin ve sonrakilerin ilmine) vâkıftı. Allah, -keyfiyeti bizce meçhul- elini onun sırtına koyunca, mağrib ve maşrık arası açılmış ve Efendimiz zerreden küreye, makro âlemden mikro âleme kadar her şeyi bir kitap sayfası gibi önünde görmüştür. Allah "ikra' - oku" dediği zaman da, "hakikatin ifadesini ve okunmasını O'nun ruhuna üflemişti." Cenab-ı Hak 'ikra' diyerek Nebi'sini okutmuştur ve o Nebi de kendisine indirilen Kur'an'ı tek okuyuşta ezberine almıştır. O'nun Kur'an dışında hayatın her ünitesiyle alakalı söylediği sözlerinin bütünü de ayrı bir ilim hazinesidir ki, bu hazineye de "vahy-i gayr-i metlüv" denilmektedir. Vahy-i gayr-i metlüv, doğrudan doğruya Cibril vasıtasıyla, Kur'an şeklinde gelen vahyin dışında, Allah'ın Efendimiz'in ruhuna üflediği vahiy demektir. Allah Resûlü hayatı boyunca konuşmuş ve yanında bulunan güzide ashabı da onun bütün konuşmalarını kayıt altına almışlardı. Bir ara bazı sahabiler, Efendimiz'in de beşer olması itibarıyla sinirlendiği ya da sevindiği anlar olabileceği ihtimaline binaen, münhasıran o zamanlarda konuştuğu şeylerin yazılmasının doğru olmadığını düşünmüşlerdi. Bu hâdiseyi Hazreti Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) bize şöyle anlatır: "Ashâb-ı Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında benden daha fazla hadis bilen yoktur; ancak Abdullah b. Amr ibn el-Âs müstesnâ; çünkü ben yazmazdım, o yazardı". Gerçekten, bizzat Abdullah b. Amr Hazretleri'nin ifadesine göre, o Allah Resûlü'nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğu her şeyi yazardı. Kendisine "Sen, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkan her şeyi yazıyorsun; halbuki o da bir beşerdir. Öfkelendiği zaman da olur, hoşnut olduğu zaman da" diyenler oldu. (Bu sözleri kimlerin söylediğini edep açısından ve gerekmediği için hadîs râvileri gizlerler.) Abdullah ibn Amr, bunun üzerine yazmayı bıraktı ve meseleyi Allah'ın Resûlü'ne arz etti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle buyurdular: "Yaz! Hayatım elinde olan (Allah)'a yemin ederim ki, buradan haktan başkası çıkmaz." O, bir beşer de olsa, yine Nebî idi; gazaplanması da, hoşnutluğu da Allah içindi ve her hâlukârda o hep hakkı söylerdi. Evet O'nun hiçbir sözü hevâsından değildi ve beşerî arzularından kaynaklanmıyordu. Daha doğrusu O, kendinden konuşmaz; sadece kendine vahyolunanı söylerdi (Bkz: Necm Sûresi, 53/3). Evet tekrar mevzua dönecek olursak, Efendimiz'in ümmîliğini, -haşa- bir şey bilmiyordu şeklinde anlamamak gerekir. Vahiy gelmeden evvel bile O, çok kâmil ve yüce bir ruhtu. Hazreti İbrahim'in dininin bakiyesi ile amel ediyordu. Çevresince de faziletli bir insan olarak tanınırdı. Öyle olmasaydı, Mekke'de, insanların birbirlerini öldürdükleri o dönemde, hiç O'nun hakemliğine müracaat ederler miydi? Allah, O'nu evvela müstesna yarattı. Sonra da o müstesna aynaya Kendi ilmini aksettirdi ve biz Efendimiz'de Allah'a ait hakikatleri müşahede ettik. | |||