Whitelily

13/4/2007

Biz ona doyamadan gitti

Biz ona doyamadan gitti

Bu zaman cemaat zamanıdır ve zamanımızda cemaat konusu daha bir ehemmiyetini artırmıştır. Aslında Hz. Âdem'den bu yana zaman hep cemaat zamanı olmuştur.



"İyyâke na'büdü ve iyyake nesteîn" diyen bizler, maşeri vicdanla günde kırk defa bu hususu seslendirerek Allah'ın huzurunda kemerbeste-i ubudiyetle kulluğumuzu ve Allah karşısında cemaat olduğumuzu ifade ediyoruz. Kendimizi ifade ederken "ben" demeyip "biz" diyerek, "Allah'ım Sana kulluk ediyor ve bu konuda yardımı da ancak Senden istiyoruz" şeklinde arz-ı ubudiyette bulunuyoruz.

İslam, ferdin vicdanının cemaate rükün olabilecek hale gelmesini sağlamış ve bunu en kâmil şekilde gerçekleştirmiştir. Tarihte müceddidlerin ve müçtehidlerin yoğurdukları teknenin içindeki bütün ıstıfalar (tabii ve fıtri bir ıstıfa olmayıp doğrudan doğruya iradeye bağlı bir ıstıfa, bir seçilme ve bir saflaşma ile cemaat şuuruna varma) oluşa oluşa bugünkü halini almıştır ve bugünkü hali alabilmesi de bir bakıma gayet tabiidir. Çünkü günümüzde dünya bir köy haline gelmiştir. Televizyonlar, radyolar, seri vasıtalar ve modern çağın bütün ulaşım ve haberleşme vasıtaları, insanların muhabere ve muvasalasını o kadar kolaylaştırmıştır ki, eskiden köyler arasında cereyan eden muhabere, aynı süratte şimdi Türkiye ile dünyanın her yeri arasında gerçekleşmektedir. Bu durum, vicdan ve ruhlarda da cemaat şuurunun gelişmesini zaruri kılmaktadır. Ancak bugün, değişik hadise ve cereyanlar karşısında toplumu yoğurup böyle heyetler oluşturmak Allah'ın inayetine vabeste bir husustur ve o da bir manada vardır. Bu heyetler, devr-i risaletpenahiden bugüne, Kur'an-ı Kerim'in potasında, Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vaz' ettiği esaslar sayesinde yoğrula yoğrula belli bir seviyeye gelmiştir. Şimdilerde bizler, etrafımıza baktığımızda bunu gayet net olarak görmekteyiz. Dahası Cenab-ı Hakk'ın inayetine kalmıştır.

Bu konuyla alakalı söylenecek bir başka şey de şudur: Daha evvelki devirlerde insanlar arasında, ilmî hayat, değişik doktrinler ve fikrî cereyanlar gelişmediği için, yığınlar, hakkı veya batılı temsil eden bir insanın arkasından sürüklenip gitmişlerdi. İnsanlar ayrı ayrı menbalardan ders almadıkları, farklı kaynaklardan su içmedikleri, hayat-ı içtimaiye belli standartlar içinde mahpus bulunduğu için bir fert bütün toplumu arkasından sürükleyip götürebilirdi. Mesela hak cephesinde Ebu Hanife, Alparslan, Tuğrul Bey ve Fatih, batıl cephesinde ise Hasan Sabbah ve Bedrettin Simavi bir kısım kimseleri arkalarından sürükleyip götürebilmişlerdi. Bundan da anlaşılmaktadır ki, eskiden cemaatler belli bir kültürle yetiştiklerinden daha saf oluyor, daha rahat sürüklenebiliyor ve bugünkü anlayışımızla onlar içinde kitle halet-i ruhiyesini heyecana getirmek ve kitle psikolojisinden istifade etmek daha rahat oluyordu.

Günümüzde ise herkes ayrı ayrı kültürlerden istifade edip farklı menbalardan beslenmektedir. Kimi modern çağın önüne çıkardığı her şeye kurtarıcı gibi sarılmakta, kimisi de Kur'an'ı ve Resulullah'ı dinlemektedir. Bu kadar kültür farklılığı da, haliyle çok akımların zuhuruna sebep olmaktadır. Bu itibarla da bugün yığınlar birbirinden kopuktur. Bu kopuk kopuk insanlar, tek başına allame-i cihan, dahi-i azam da olsalar hiçbir şey yapamazlar. Ayrıca, günümüz insanı gelişmişlikten ve bazı şeylere vukufiyetten dolayı enaniyete dayalı bir kopukluk içindedir ve herkes arslan gibi müstakilen hareket etmek istemektedir.

Cemaat, ferde kıymet kazandırır

Buna binaen, günümüzde insanları bir ve beraber hareket etme fikrine çağırma çok ehemmiyet kazanmıştır. Dünyadaki değişik dalalet cereyanları, fikir birliği yapmak suretiyle aradaki mesafeleri kaldırmakta ve bir vahdet teşkiline çalışmaktadırlar. Onun içindir ki, inanmış sineler sağlam bir vahdet teşekkül ettirerek kendilerini ifade etmeye çalışmalıdırlar. Böyle bir dönemde insanların sürtüşmesi dalalettir, tuğyandır ve Allah'ın hakkımızda bir azabıdır. Öyleyse böyle bir zamanda müminler, gizli-açık düşmanları karşısında onlara mukabele edebilmek, milli bütünlüklerini koruyabilmek için sahih bir cemaat teşkil etmek ve cemaat halinde hareket etmek mecburiyetindedirler.

Bazıları cemaat içinde bulunmanın fertleri alçaltacağını iddia ediyorlar. Kıymetli bir bütünü meydana getiren parçalar, kendi kendine kıymet kazanır. Nasıl ki dağdaki, sokaktaki ve taş ocağındaki taş, oralardan ayrı kaldığı müddetçe sadece bir taştan ibarettir. Ancak bu taş kubbede diğer taşlarla baş başa verdiği zaman binlerce lira değerinde bir kıymet kazanır. Bir güzelliği olan -mesela sözü tesirli hatip olan- bir kimse aynı zamanda sağlam bir kalb yapısına sahip birisiyle yan yana gelirse, iki güzellik bir araya gelmiş olur. İki güzellik bir araya gelince o onun güzelliğinden o da diğerinin güzelliğinden istifade eder. Her biri iki güzelliğe sahip olur ve bu şekilde dört güzellik ortaya çıkar. Bunlardan bir tanesi servetiyle gelip onlara omuz verse, bir başkası ilmiyle destekte bulunsa, dört adam meydana gelmiş olur. Dört güzelliğin alış verişiyle burada sekiz güzel ortaya çıkar. Dairevi olarak meseleyi ele alırsak sınırsız güzellikler meydana gelebilir demek de mümkündür.

Hasılı, kıymet şahs-ı maneviye verilirse fertlerin kıymeti alçalmayıp yükselecektir. Kıymetli bir cemaat içinde her fert abdestle kılınan namazın her rüknünün kıymet kazanması gibi çok aziz ve kıymetler üstü kıymeti hâizdir.

ÖZETLE

1- Bu zaman cemaat zamanıdır ve zamanımızda cemaat konusu daha bir ehemmiyetini artırmıştır. Aslında Hz. Âdem'den bu yana zaman hep cemaat zamanı olmuştur.

2- Bir köy haline gelen dünyamızda, haberleşme ve ulaşım araçları insanlar arası irtibatı kolaylaştırdı. Bu durum, vicdan ve ruhlarda cemaat şuurunun gelişmesini zaruri kılmaktadır.

3- Kıymetli bir bütünü meydana getiren parçalar, kıymet kazanır. Cemaat içindeki fertler, cemaatle kılınan namazın her rüknünün kıymet kazanması gibi kıymetler üstü kıymeti hâizdir.

Biz ona doyamadan gitti

Abdülhamit Oruç Hoca, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Kırklareli günlerini anlatıyor*: Hocaefendi Kırklareli'ne gelince onu Kırklar Camii'nin bahçesinde bulunan ve zamanında imam lojmanı olarak kullanılmış tek katlı bir binaya taşıdık.

Kırklar şehitliğinin tam karşısında caminin avlusunda bulunan ve cami derneğine bağlı olan o binada Hocaefendi iki ay kadar kaldı. Ancak Hocaefendi burada daha fazla kalmak istemedi. Bunun üzerine adını, sonradan "bülbül yuvası" diye koyduğumuz Paşaçeşme Sokak'taki iki katlı, üst katına içeriden merdivenle çıkılan 70-80 metrekarelik evi bulup kiraladık. Hocaefendi İzmir'e gidinceye kadar o evde kaldı.

Tabii o zamanlar camilerde merkezî sistem yoktu. Dinlemek için sadece oraya gitmek gerekiyordu. Cuma vaazlarında, bayram vaazlarında ve Ramazan ayında yatsıdan önce teravih vaazlarında merkezde bulunan Hızırbey Camii'nde vaaz ederdi.

Diğer zamanlarda da cemaat olduğu zaman mesela hanımlar için belli günlerde diğer camilerde de vaaz ederdi. Ayrıca biz Hocaefendi ile kahvelere giderdik. Oturanlardan veya kahve sahibinden rica ederdik, sizinle beş-on dakika sohbet etmek istiyoruz derdik. Bunun gibi birçok kahvede konuşmalar yaptık. Ayrıca esnafı ziyaret eder, bir çayhanede toplanıp sohbet ederdik.

Hocaefendi Kırklareli'nde sekiz ay gibi kısa bir zaman kaldı. Vaazları çok tesirli idi, birçok kimsenin düşüncesinin değişeceği kadar etkiliydi. Halkın ona rağbetinin arttığı ve vaazlarına koşmaya başladığı sırada İzmir'e tayini çıktı. Biz ona doyamadan o Kırklareli'nden gitti.

Bülbül yuvası dediğimiz Paşaçeşme Sokak'taki evinde sohbetlerini aksatmadan devam ettirdi. Orası işleyen bir hane gibiydi, akşamları dersler oluyordu, gelip gidenlerle canlı ve hareketli bir evdi. Ev işlerini müşterek yapıyorduk, arkadaşlar ortalıkta yapılacak ne varsa onu hemen yaparlardı. Ama çoğu zaman işleri elden geldiğince kendisi yapıyordu. Bize tatlı yapardı. Temizlik konusunda çok hassastı.

[HAFTANIN DUASI]

Ya Rab! Sen de biliyorsun ki, irtikap ettiğimiz bir kısım günahları, cür'etimizden yahut Ulu Zâtının ve yüce dininin hukukunu hafife aldığımızdan dolayı işlemedik.

Ne çare ki şeytan ayaklarımızı kaydırdı, şeytanın içimizdeki santral gibi çalışan nefs-i emmare de hep kötülük pompalayıp durdu. Ya Rab! İşte kapına geldik. Günahlarımızdan tevbe ediyoruz. Dualarımızı kabul buyur ve içine düştüğümüz günah ve hatalardan dolayı bizi azaba maruz bırakma.

[SÖZÜN ÖZÜ]

Tanınma, bilinme, meşhur olma ve parmakla gösterilme isteği hakiki mü'minlerin değer ölçüleri açısından çok kıymetsizdir ve basit kimselerin şiarı olan pespaye bir duygudur.

Ne var ki, hubb-u câh, iman ve Kur'an hizmetinde koşturan kimseler için her zaman teyakkuzda olunması gereken bir felaket sebebidir. Hubb-u câh bazen kendini herkese beğendirme, başkaları tarafından övülme, hep önde görünme şeklinde de tezahür edebilir.

6/4/2007

Kur'an'ı iyi okumanın üç şartı

Kur'an'ı iyi okumanın üç şartı-DİNLE

[Kürsü] 'Kur'an'ı, Rabb'ine arz ediyor gibi oku'



Hüzün ve Kur'an adeta birbirini tamamlayan iki kelime. Kur'an hüzünle inmiştir. Allah Resulü (sallallâhu aleyhi vesellem) bir hadislerinde buna işaretle buyurur ki: "Kur'an-ı Kerim'in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır." Şahsen ben, ruhsuz Kur'an okumanın insanımızı duygusuz hale getireceğine inanıyorum.

Kur'an'ı anlamak, Kur'an ile dirilmek onun özünde derinleşmeye bağlıdır. Kur'an'ın sadece ibare ve lafızları ile ilgilenenler sevap kazansalar bile sevaba açık bir topluluk haline gelemezler. Bir başka tabirle Kur'an'ı muhtevasına uygun şekilde anlayıp hayatlarına hayat kılamazlar. Evet, Kur'an'la münasebetimiz açısından asıl mesele kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle ona yönelebilmek ve benliğimizin bütün buutlarıyla O'nu duyabilmektir. İşte böyle bir yöneliş ve duyuş sayesinde Allah'ın (celle celâluhu) bize seslendiğini hisseder, suya ve ziyaya ulaşmış rüşeymler gibi birden bire yeşeririz.

Kanaatimce bugünkü nesiller arasında Kur'an okuma tam manasıyla bilinmiyor. Onun için bu meselenin çok ciddi olarak ele alınması gerekir. Çünkü Kur'an'ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma, onu içte duyma, mana ve muhtevasına vâkıf olma, derinliklerine nüfuz edebilme kadar önemlidir. Lafızlar, ibareler, mana ve muhtevanın kalıbıdır. Kalıp bozuk olunca mana sıkışıp kalıyor ve derinliklerine nüfuz edilemiyor.

Kur'an'ı iyi okumanın üç şartı

Kur'an'ı doğru okumak için üç şeyin çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Birincisi; bir fem-i muhsinin (okuyuşu düzgün bir hoca) rahle-i tedrisine oturma. Yani mutlaka işin uzmanından ders alma. Çünkü Kur'an okumak sadece harfleri bilmek değildir. İkincisi; talim esnasında doğru telaffuz için insanın kendini zorlaması. Mesela harflerin mahreçlerini çalışırken bizim kıraat hocamız kendisini ve bizleri çok zorlardı. Ve üçüncüsü, kulak dolgunluğu. Bu da Kur'an'ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

Bu faslı Hafız Münâvi'den nakledilen bir vak'a ile kapatalım: "Bir genç, hafızlığını ikmal ederken hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp Kur'an-ı Kerim'i hatmediyor. Ertesi gün de tabii olarak hocasının karşısına rengi solmuş, benzi sararmış olarak çıkıyor. Hem maddî hem de mânevî açıdan kendisine mürşid olabilecek kapasitede olan hocası bu durumun sebebini onun ders arkadaşlarına soruyor. Onlar cevaben: 'Üstadımız, bu talebeniz hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp, Kur'an-ı Kerim'i hatmedip duruyor.' diyorlar. Üstad, talebesinin Kur'an-ı Kerim'i böyle okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alıyor ve: 'Evlâdım! Kur'an indiği gibi okunmalıdır. Bugünden itibaren sen Kur'an'ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil de beni karşında farz ederek, dersini bana takrir ediyormuşsun gibi oku.' tavsiyesinde bulunur. Genç gider, hocasının tavsiyeleri çerçevesinde o gece Kur'an-ı Kerim'i okur ve sabah hocasının huzuruna geldiğinde, 'Efendim bu gece ancak Kur'an-ı Kerim'i yarısına kadar okuyabildim' der. Üstad, 'Pekâlâ, bu gece de Kur'an-ı Kerim'i doğrudan doğruya Resûl-i Ekrem'in (sallallâhu aleyhi vesellem) huzurunda okuyor gibi oku!' emrini verir. Talebe "Kendisine Kur'an nazil olan Zât'ın huzurundayım, doğru okumalıyım" düşüncesiyle o gece Kur'an'ı daha dikkatli tilavet eder. Ertesi gün üstadına Kur'an-ı Kerim'in ancak dörtte birini okuyabildiğini belirtir. Üstadı talebesindeki terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersinin artırması gibi, 'Bugün o emin melek, Cibril'in Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi vesellem)'e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!' der. Talebe ertesi gün: 'Vallâhi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.' der. Üstad son adımı atar: 'Evlâdım! Şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevlâ-yı Müteal'in huzurunda okuyor gibi oku! Düşün ki, okuduğunu Allah (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.' Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: 'Üstadım, "Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmi'd-dîn" dedim. Ama "İyyake na'büdü" demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü "Sadece Sana kulluk yaparım" diyeceğim; diyeceğim ama ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki, O'nun karşımda hazır ve nazır olduğunu mülahazaya alınca 'iyyake na'büdü'yü aşamadım.' der."

Hafız Münâvi, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra vefat ettiğini kaydeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında onun ahvalini müşahede ederken, delikanlı hocasının duyabileceği bir sesle, "Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyum olan Sultanlar Sultanı'nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim." diye konuşur.

Bu menkıbeyi nakletmekle "Bu ölçüler içinde Kur'an'ı okumuyor veya okuyamıyorsanız onu okumayın!" demek istemiyorum. Fakat şu da unutulmaması gereken bir hakikat ki ruhumuzda inkılâplar meydana getirmeyen Kur'an'ın ferdî ve içtimaî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez. Biz Kur'an'la değişebilmeli, O'nun ufkuna yönelebilmeli, O'nu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki O da sırlarını sinelerimize boşaltsın.

Keşke çeşitli vesilelerle bir araya gelindiğinde çok değil bir on dakika bu işe ayrılsa; ağzı düzgün bir kişi talimde bulunsa; bilenler bilmeyenlere talim etse; birebir mukabele şeklinde Kur'an okunsa.

ÖZETLE

1- Kur'an hüzünle inmiştir. Allah Resulü bir hadislerinde buna işaretle, "Kur'an-ı Kerim'in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır." buyurur.

2- Günümüzde Kur'an okuma tam manasıyla bilinmiyor. Kur'an'ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma, onu içte duyma, mana ve muhtevasına vakıf olma kadar önemlidir.

3- Kur'an'ı doğru okumak için üç şey çok önemlidir:

1- Okuyuşu düzgün uzman bir hocadan ders alma.

2- Doğru telaffuz için kendini zorlama.

3- Kulak dolgunluğu. Bu da Kur'an'ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

Kur'an ve İslam bir doktrin değildir

Doktrin, daha ziyade, Latince'de kullanıldığı yer itibariyle, beşer karihasından çıkan, toplumda karşılık bulsun bulmasın hayatın belli yönlerine ait oluşturulan bir kısım sistemler bütünü demektir ki, Durkheim'in nasyonal sosyalizmi bir içtimai doktrin olduğu gibi, içtimailiğin yanında iktisadı da ele alan Marksizm de başka bir doktrindir.

Bunlar, insan aklında çıkan, insanoğluna ait pek çok yönden tek bir tanesini ele alan ve sonra belki bazı şeylere de haşiyeler, derkenarlar olarak el atmaya çalışan tamamen beşeri sistemlerdir. Bunlar, zamanla yaşlanınca rafa kaldırılırlar ve yerlerine başkaları gelir oturur. Yani doktrinlerde daima bir değişme ve başkalaşma söz konusudur. Nitekim komünistler bir dönemde, revizyoncu olanlar ve olmayanlar diye birbirlerine düşmüşlerdi. Aslında insan aklından çıkan her şey ihtiyarlamaya mahkûmdur.

Mesele böyle ele alınınca, Kur'an-ı Kerim'e ve İslam dinine doktrin denmesi katiyen doğru değildir. Çünkü Kur'an, İslam dininin ifadesi olarak, ezelden gelmiş ve ebede namzettir. Allah, maziyi ve müstakbeli, hal (şimdiki zaman) gibi görür ve bilir. Bunun için de vaz' ettiği ahkâm, daima ter ü taze kalmıştır ve kalacaktır. Onu, ne zaman ele alırsanız alın, herhangi bir değiştirmeye ihtiyaç hissetmeden prensiplerini rahatlıkla yaşayabilirsiniz. Böyle olması zaruri ve bedihidir. Çünkü o, bütün kevn ü mekânı elinde tutan Allah'ın ifade ve beyanıdır.

Her doktrin, insanoğlunun ancak bir-iki veya üç yönünü ele alır ve aksettirir. İnsanın letâifine, kalbî melekelerine ve beyin fakültelerine kadar bütün vücudunun maddi-manevi ihtiyaçlarına cevap verecek şey ancak dindir.

Bu doktrinlerin hiçbiri, insan olarak benim ezel ve ebedle alakamı; ruhumdaki meyilleri, tûl-i emelimi; kanat çırpıp semalara doğru uçuşumu, bütün kevn ü fesada bir tekme vurup itişimi; ebedden ve ebedî Zat'tan başka bir şeye razı olmadığımı ve tabii ki insanın ebedi hayattaki durumunu hiç mi hiç anlatmıyorlar.

Din ise, bütün bunların hepsini kâmilen anlatıyor ve hepsini kucaklıyor. Bu noktada da doktrin ve din birbirinden ayrılıyor. Hâsılı, din başka, doktrin başkadır.

[HAFTANIN DUASI]

Ey Merhametlilerin En Merhametlisi Celâl ve İkram Sahibi olan Mevlâ'mız! Yüce Zatı için uyku gibi ârızî şeyler asla söz konusu olamayacak ve himayesine aldıklarına katiyen dokunulamayacak Azametli Sultanımız!

Ne olur, bizleri hep hıfz u inayetinle koruyup kolla! Ey gizli ve sürpriz lütufları pek bol olan Allah'ımız! Bizi endişe ettiğimiz tehlikelerden de, nereden geleceği belli olmayan her türlü bela ve musibetlerden de muhafaza buyur!

[SÖZÜN ÖZÜ]

Kur'an; insanoğlunun kıymet ve değeri ölçüsünde, onun kalb-ruh-akıl ve cismaniyetini nazar-ı itibâra alarak Yüksekler Yükseği'nden nüzûl ile insanlık ufkunda tülû' etmiş, en mükemmel mesajlarıyla İlâhî kanunlar mecmuasıdır.

O, gönüllerde billûrlaşan bir nur, rûhlara ışık tutan bir aydınlık kaynağıdır. O'nu, gerçek çehresiyle ancak, bir çiçekte kâinattaki bütün güzellikleri sezebilen inanmış ruhlar tanıyıp anlayabilir.

9/2/2007

Namaz sevdalıları

Sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri

de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı.

 

 

Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir

rek'atta Bakara Sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç

hissettirmiyordu. Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu'be b. Haccac (radiyallahü anh) 

hakkında şunu ifade ediyor: "Ne zaman Şu'be'nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz

 kılıyorken gördüm." Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: "Şu'be'nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız

'herhalde secdeye gitmeyi unuttu' derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da 'galiba

ikinci secdeyi unuttu' diye düşünürdünüz."

 

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek'at namaz kılmak adeta sıradan bir iş

 gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu;

meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî, vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

 

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b.

 Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A'zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

 

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz

da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı.

 Her gün dört yüz rek'at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç

uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn'dan (Allah Rasûlü'nün çağına yetişmesine rağmen O'nu

 göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek'at namaz kılardı.

 

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül âleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek'at nafile

kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti'nin seçkin

 halifelerinden Harun Reşid'in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek'at namaz kıldığı

nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel

 bir misaldir.

 

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara)

 bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce

rek'at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

 

9/2/2007

Namaz kahramanı olabilmenin üç şartı

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş

olduğu alâka, O'nun izini takip edenlerin gönüllerinde de "ibadetlerin özü"ne karşı derin bir

iştiyak uyarmıştır.

 

"Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır" diyen, başkalarının

 bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle

 namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek

 ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek'atta birkaç

cüz'ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu

yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi

hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki

 saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Resûl-i Ekrem'in

(aleyhi ekmelü't-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle

durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline

gelmelerinevesile olmuştur. Öyle ki, Fudayl bin İyâz'ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe

 efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü gecenin çoğunu

 namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye

kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk'a içlerini dökerken, rüzgârlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır;

gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî

yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ

sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice

dinlenmiş gibi çıkarlardı.

 

Namazı hakkıyla kılmak için ne yapmalıyız?

 

1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet'te yüz mertebe

 bulunduğunu ve Firdevs'in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra,

 "Allah Teâlâ'dan Cennet'i istediğiniz zaman, Firdevs'i isteyiniz." buyurarak, himmetimizi âli tutmamız

gerektiğine işaret etmiştir. Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli

olmalı; Cenâb-ı Hak'tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli

 ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle

demeliyiz: "Allah'ım, Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte

ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabb'im,

ben de Peygamber Efendimiz'in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde

 duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen'den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve

tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allah'ım, bu lütfunu bana da nasip eyle!.."

 

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek

değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu'nu ibadet hayatı

itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız

kat'iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o

sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu,

 azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât'ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan,

meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme

hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

 

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu

 mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü'min şayet

onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütalâalarını öğrenme gayretinde

bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu

söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu

namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana âleminin büyüklerinin namazla alakalı engin

anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır.

Bir mü'min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç

 eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur'an talebeleri, Hazreti Gazalî, 

Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve

günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı

müzakerelerde bulunmalıdırlar.

 

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir

tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok

önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde,

birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye

götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

 

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal

etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki

 yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere

dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz

hedefi düşünmelisiniz. "Olmuyor!" diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat'iyen

aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek

çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız.

 

 

 

24/11/2006

Kur'an'ın tomurcukları, ancak ehlinin elinde gül haline

Bazen sohbet meclislerinde, dine hizmet eden büyük şahısların ister kendileri, ister eserleri ya da oluşturdukları şahs-ı maneviyle alakalı Kur'an'dan işaretler çıkarmaları önemli bir mevzu olarak ele alınıyor; bunun dindeki yeri soruluyor. Öncelikle ifade etmek gerekir ki bu mesele yeni bir mesele değildir.

Böyle olmakla beraber, konunun anlaşılması adına öncelikle bir-iki hususa -kısa da olsa- işaret etmekte yarar var. Bunlardan birincisi; Kur'an'ın muhteva keyfiyeti ile ilgilidir. Kur'an, kendisini bize tanıtırken, "yaş-kuru, zerreden-küreye her şeyin kendisinde var olduğunu açıkça haber vermektedir (En'am Sûresi, 6/59). Ancak Kur'an'da var olan şeylerin hangi ölçü ve mahiyette var olduğu da konunun anlaşılması adına önemlidir. Zira Kur'an'da her şey vardır ama, çapına, azametine, mahiyet ve kıymetine göre vardır. Dahası, var olan bu şeylerin birçoğu Kur'an'da icmalî manada ve adeta kanun mahiyetinde bulunmaktadır. Öyle ki insan, bu kanun ve icmalî manalardan hareket ederek büyük ummanlara ulaşabilir ve Kur'an'da her şeye işaret edildiğini görebilir. Bu sebeple ezelden gelip ebede giden ve çok ciddi muhteva zenginliğine sahip bulunan Kur'an-ı Kerim'in, İslam âlemi için çok büyük, çok ciddi var oluş cereyanları ve onların başındaki zatları "işarî" manalarla olsun ele alması onun enginlik ve gınasının emarelerindendir.

Biz öyle inanıyoruz ki Kur'an-ı Kerim, kıyamete kadar gelecek ilimlere -velev fezlekeleriyle olsun- mutlaka işaret etmektedir. Bu itibarla fizik, kimya gibi pozitif bilimler temel prensipleriyle Kur'an'da bulunabilir. Ancak fiziğe, kimyaya ait bütün kanunları Kur'an'ın içinde aramak onu bir fizik, bir kimya kitabı kabul etmek demektir. Keza anne karnındaki çocuğun gelişme seyrini safha safha ele alan Kur'an-ı Kerim, embriyolojinin temel prensiplerine işaret etmekte ve bizlere "Âmenna; yaş ve kuru Kur'an'da her şey vardır" dedirtmektedir. Ne var ki o, embriyolojinin dilini kullanmamaktadır.

Evet, her şeyden evvel Kur'an-ı Kerim'in başta böyle bilinmesi gerekir. Çünkü o, Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir." Yani o, bütün ilimleri ihtiva eden kitaplar mecmuası bir kitaptır: insanın ferdî, ailevî, içtimaî bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bir kitap.. evvel ve ahir en son kitap.. kitapların hülasası bir kitap.. kelam sıfatının en üst mertebesinden, insanlığa en kâmilâne seslenen bir kitap.. ve kıyamete kadar gelecek kâmil insanlara hitap eden bir kitap... Binaenaleyh bu kitap çok renkli ve çok sürgünü, tomurcuğu olan bir kitaptır. Ne var ki bu tomurcuklar da ancak ehlinin, erbabının elinde birer gül haline gelecek türden şeylerdir. Bizim gibi sıradan insanların göremediği hakikatleri, bu ehil insanlar, o tomurcukta görür, ariz ve amik olarak, net bir şekilde gözler önüne serer ve "bu Kitap'ta her şey vardır" diyebilirler.

Konunun anlaşılması adına ikinci önemli bir husus da şudur: Kur'an-ı Kerim'den kendi devir, kendi cereyan, kendi hizmetlerine işaret çıkaran zatların durumu, ilk defa çağımızda görülen bir hadise değildir. Huccetü'l-İslâm İmam Gazali'den büyük veli Muhyiddin İbn Arabi'ye, ondan ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbanî hazretlerine kadar çok ciddi ve büyük zatlar da Kur'an'ın enginliğinin emaresi deyip işari tefsir açısından pek çok şey söylemiş ve bu tür istinbatlarda bulunmuşlardır. Ayrıca bu zatlar, kendi dönem ve hizmetlerine işaretler çıkarırken, "Kur'an, sarahaten (açık bir şekilde) benden bahsediyor" gibi bir iddiada da bulunmamışlardır. Belki İslam tarihi boyunca sadece Fazlullahi'l-Hurufî gibi bazı kimseler bir şekilde "Kur'an benden bahsediyor" iddiasında bulunmuş ve her bir harfe kendince ayrı sırlar atfeden, çok değişik manalar vererek bâtıl yorumlarla Hurufîlik denilen -kökü çok eskilere dayanan- batıl bir mezhebe süluk etmişlerdir. Öyle ki bu zatın müntesipleri "mim onun gözüdür, nun burnudur, şu harf kulağı, bu harf da ayağıdır, -haşa, bağışlayın- Kur'an da onun fesidir" gibi hezeyan türünden sözler sarf edebilmişlerdir. İşte gerçek Hurufîlik denilen bâtıl yol da bu yoldur.

 

*  *  *

17/11/2006

Efendimiz'in (sas) zihni ve dimağı saf ve dupduruydu

Alîm u Hakîm, Efendimiz'in ümmî olmasını murat buyurmuş ve ehl-i kitab ile müşrik ve müsteşriklerin çeşitli iddia ve iftiralarının gün yüzüne çıkmasına bile müsaade etmemiştir. Dost-düşman bunu böyle kabul etmiş ve hiçbir hasım çıkıp da O'nun okuma-yazma bildiğini ileri sürememiştir.

Ancak, Efendimiz'in, kendisine vahiy geldikten sonra okuma-yazmayı öğrenip öğrenmediği konusu ihtilaflıdır, o hususta farklı görüşler vardır. Fakat, Hudeybiye Anlaşması'nın metnindeki "Resûlullah" lafzına müşrikler itiraz edip Süheyl b. Amr, "Peygamber olarak kabul etseydik, seninle savaşmazdık. Öyleyse, anlaşma metnindeki "Allah'ın Peygamberi" ifadesi silinmelidir." deyince, Efendimiz orada bile "Ya Ali, (o ifadeyi) göster de ben sileyim." demiştir. Demek ki, Efendimiz, o zaman bile okuma-yazma bilmiyordu. Bununla beraber, İbnu't-Tîn ve İbnü'l- Mülakkın gibi kimseler, hayat-ı seniyyelerinin sonunda Peygamberimiz'in bazı şeyleri öğrendiğini söylerler. Allah Resûlü, bazı şeyleri göre göre onlara alışmış olabilir; mesela, nâm-ı celîlini tanıyabilir; bir yerde "Muhammed" yazıyorsa onu hat olarak ayırt edebilir. Pakistanlı alimlerden Muhammed Hamîdullah Hoca "İslam Peygamberi" adlı eserinde "Efendimiz, ömrünün son döneminde okuma-yazma biliyordu." dediği için çok eleştirildi. Oysa Efendimiz'in ümmiyetinin ömrünün sonuna kadar devam ettiğini kabul etmekle beraber, bazı şeyleri göre göre, göz alışkanlığıyla tanıyor olduğunu söylemek de mahzurlu olmasa gerektir.

Aslında, Efendimiz'in ümmiyetiyle alakalı hususları, önemli bir mevzuu nazara vermek, ümmiyetin zihin saflığı ve duruluğu vaat ettiğini belirtmek için arz ediyorum. Zira hepimiz zihnimize daha önceden şöyle-böyle girmiş müktesebâtın çocuklarıyız. Hiç farkına varmasak ve düşünmesek de, çoğu zaman bir Cemil Meriç üslubuyla, Necip Fazıl edasıyla, Bediüzzaman'ın ifadeleriyle ya da Nurettin Topçu tarzıyla konuşuruz. Onlara ait söz ya da düşüncelerin bir yerinde ya fiili değiştiririz veya faili çıkarırız ve onları kendimize mal eder konuşuruz. Bunu planlı ve düşünerek yapmayız; onların üslubu, söz ve düşünceleri içimize öyle işlemiş, zihnimizde o kadar yer etmiştir ki, farkında değilizdir onları tekrar ettiğimizin.

İşte, Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) hem Kur'an, hem de ondan anlaşılması gereken manalar vahyediliyordu; Allah Resûlü de o vahiyleri aynıyla ümmetine tebliğ ediyordu. Farz-ı muhal, Efendimiz'in zihninde dışarıdan bazı şeyler yer etmiş olsaydı, zihindeki esneklik ve elastikiyet o vahy-i gayr-i metlüvvü (lafzı okunmadan mana olarak bildirilen vahiy) sağa-sola çekebilirdi ve dolayısıyla yorumlarda farklılık olabilirdi. Fakat Efendimiz ümmî idi, başka felsefe ve kültürlerin tesirinde hiç kalmamıştı ve O'nun zihni saftı, dupduruydu, Allah'ın inayet ve hikmetiyle fıtrat üzere, tertemiz olarak korunmuştu.

Resûlullah'ın, "Biz ümmî bir ümmetiz..." sözünü de bu zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Bu hadis-i şerif de, okuma-yazma bilmemeyi değil, başka dünyalara ait bilgi kırıntılarıyla zihnin kirletilmemiş olmasını nazara vermektedir. Evet, sahabe efendilerimiz de ümmî idiler. Fakat, onların ümmiyeti, yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamındaydı.

17/11/2006

"Yaz! Hayatım elinde olan Zat'a yemin ederim ki, bu ağızdan

Malumunuz olduğu üzere, okuma-yazma bilmeyen ve zihni, annesinden doğduğu gibi saf ve temiz kalan kimseye "ümmî" denir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ey Resûlüm! Sen vahyimizden önce kitap okuyan veya yazı yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi."

(Ankebût Sûresi, 29/48) ayetinin de açıkça ifade ettiği gibi ümmî idi. Nitekim kendisine vahiy gelinceye kadar okuma-yazma bilmediği umum ulema tarafından kabul edilmektedir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah öğretmediği için, Tevrat ve İncil veya başkalarının yazdıkları kitapları okuyamıyordu. Allah'ın O'na okuma ve yazmayı öğretmemesi, peygamberliği için gerekli olan hususlardan biriydi. Yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere Allah Resulü'ne yazı yazma ve okuma öğretilmemişti. Şayet bilseydi, bâtıl peşinde koşanlar, "O, geçmiş kitapları alıyor, okuyor ve okuduklarını bize anlatıyor" diyeceklerdi. Hâlbuki Efendimiz'in ümmî olduğunu dost-düşman herkes biliyordu. Binaenaleyh burada, Efendimiz'in okuyup yazmasının olmamasını, O'nun peygamberliğinin, Saadet Asrındaki kendi muhatapları tarafından tasdik edilmesiyle alakalı olduğunu da görüyoruz.

Bu itibarla, Efendimiz'e yazı yazdırılmamıştır. Ancak burada hemen şunu ifade etmek gerekir ki, ilim, yazı yazmak demek değildir. Allah Resûlü, ulûm-u evvelin ve âhirine (öncekilerin ve sonrakilerin ilmine) vâkıftı. Allah, -keyfiyeti bizce meçhul- elini onun sırtına koyunca, mağrib ve maşrık arası açılmış ve Efendimiz zerreden küreye, makro âlemden mikro âleme kadar her şeyi bir kitap sayfası gibi önünde görmüştür. Allah "ikra' - oku" dediği zaman da, "hakikatin ifadesini ve okunmasını O'nun ruhuna üflemişti." Cenab-ı Hak 'ikra' diyerek Nebi'sini okutmuştur ve o Nebi de kendisine indirilen Kur'an'ı tek okuyuşta ezberine almıştır.

O'nun Kur'an dışında hayatın her ünitesiyle alakalı söylediği sözlerinin bütünü de ayrı bir ilim hazinesidir ki, bu hazineye de "vahy-i gayr-i metlüv" denilmektedir. Vahy-i gayr-i metlüv, doğrudan doğruya Cibril vasıtasıyla, Kur'an şeklinde gelen vahyin dışında, Allah'ın Efendimiz'in ruhuna üflediği vahiy demektir. Allah Resûlü hayatı boyunca konuşmuş ve yanında bulunan güzide ashabı da onun bütün konuşmalarını kayıt altına almışlardı. Bir ara bazı sahabiler, Efendimiz'in de beşer olması itibarıyla sinirlendiği ya da sevindiği anlar olabileceği ihtimaline binaen, münhasıran o zamanlarda konuştuğu şeylerin yazılmasının doğru olmadığını düşünmüşlerdi.

Bu hâdiseyi Hazreti Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) bize şöyle anlatır: "Ashâb-ı Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında benden daha fazla hadis bilen yoktur; ancak Abdullah b. Amr ibn el-Âs müstesnâ; çünkü ben yazmazdım, o yazardı". Gerçekten, bizzat Abdullah b. Amr Hazretleri'nin ifadesine göre, o Allah Resûlü'nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğu her şeyi yazardı. Kendisine "Sen, Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkan her şeyi yazıyorsun; halbuki o da bir beşerdir. Öfkelendiği zaman da olur, hoşnut olduğu zaman da" diyenler oldu. (Bu sözleri kimlerin söylediğini edep açısından ve gerekmediği için hadîs râvileri gizlerler.) Abdullah ibn Amr, bunun üzerine yazmayı bıraktı ve meseleyi Allah'ın Resûlü'ne arz etti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle buyurdular: "Yaz! Hayatım elinde olan (Allah)'a yemin ederim ki, buradan haktan başkası çıkmaz." O, bir beşer de olsa, yine Nebî idi; gazaplanması da, hoşnutluğu da Allah içindi ve her hâlukârda o hep hakkı söylerdi. Evet O'nun hiçbir sözü hevâsından değildi ve beşerî arzularından kaynaklanmıyordu. Daha doğrusu O, kendinden konuşmaz; sadece kendine vahyolunanı söylerdi (Bkz: Necm Sûresi, 53/3).

Evet tekrar mevzua dönecek olursak, Efendimiz'in ümmîliğini, -haşa- bir şey bilmiyordu şeklinde anlamamak gerekir. Vahiy gelmeden evvel bile O, çok kâmil ve yüce bir ruhtu. Hazreti İbrahim'in dininin bakiyesi ile amel ediyordu. Çevresince de faziletli bir insan olarak tanınırdı. Öyle olmasaydı, Mekke'de, insanların birbirlerini öldürdükleri o dönemde, hiç O'nun hakemliğine müracaat ederler miydi? Allah, O'nu evvela müstesna yarattı. Sonra da o müstesna aynaya Kendi ilmini aksettirdi ve biz Efendimiz'de Allah'a ait hakikatleri müşahede ettik.

« Önceki ::