Whitelily

10/12/2007

Herkul.org'dan yenilik





11/4/2007

Çağırsalar Giderim

Fethullah Gülen askerliğe aşık
11 Nisan 2007 Çarşamba 09:21
Fethullah Gülen, Türkiye’nin kaos ortamına sürüklenmeye çalıştığını belirterek hakkındaki iddiaları yanıtladı. Genelkurmay’ın andıç ve amiralin günlüğüne ilişkin soruşturmasında Gülen cemaatinin etkin olduğu bilinen “Utah” şüphesi öne çıkmış; metinlerin buradan Türkiye’ye servis edildiği iddia edilmişti.

İşte Gülen’in, cemaatine yakınlığıyla bilinen internet sitesine yaptığı açıklamalar:

* Bu tür entrika ve tuzaklar yeni değildir. Dine ve dindara karşı hasımca davranan küçük bir azınlık her fırsatta bunu yapıyor, hedef şaşırtmaya çalışıyor ve “çamur at izi kalsın” politikası uyguluyor.

* Ben askerliğe âşık bir insanım. Askerliğim 27 Mayıs sonrasının çok sıkıntılı dönemlerine rastgelmiş olmasına rağmen, o zor günler benim askerlikle alakalı kanaatlerimi değiştirememiştir.

* O zor şartlarda namazımı, orucumu aksatmamaya çalışıyordum ama cebime koyduğum bisküvilerle sahur/iftar yapmakta dahi çok zorlanıyordum. Fakat bütün o ağır şartlar bile o müesseseye karşı benim içimde zerre kadar olumsuzluk duygusu uyaramamıştı.

* Neredeyse yetmiş yaşıma basıyorum, bugün çağırsalar yine giderim o mübarek asker ocağına. Sadece, “Kalp damarlarımda stent var; onu zorlayacak emirler vermeyin. Mesela, ” marş-marş “ demeyin, ” yat-kalk “ diyerek yormayın. Fakat, 25 kişilik koğuşlarda kalmaya, ranzalarda yatıp kalkmaya, diğer erlerle kolkola karavanaya kaşık salmaya varım” derim.

* Milletvekili, bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı gibi devleti temsil eden insanlarla ilgili her sözün çok iyi tartılıp sonra söylenmesi taraftarıyım. Bu itibarla internet üzerinden neşredilen güft ü gûyu kat’iyen tasvip etmiyorum; hele orduyu, kuvvet komutanlarını ya da rical-i devleti yaralayıcı yayınlar yapılmasını doğru bulmuyorum.

* Dinin cevaz vermediği o türlü kötülükleri doğru bulmadığım gibi, hakiki dindarların da öyle çirkin işlere kalkışacaklarına ihtimal vermiyorum.

* Dolayısıyla rical-i devlet aleyhinde yapılan yayınları, daha doğrusu saldırıları çok alçaltıcı, onur kırıcı, yakışıksız ve sevimsiz buluyorum.//

19/12/2006

Dünya Aydınlarının Gözüyle Fethullah Gülen

 

Mütevazı bir yemeğin ardından oturma odasına geçildi. Bu çay faslı, misafirlerin her gün heyecanla bekledikleri sohbet saati demekti. Aslında aynı ortamda kim bilir kaçıncı bir araya gelişti bu. Şimdikinin farkı, sohbetin katılımcıları arasında Müslüman olanlar kadar, olmayanların da bulunmasıydı. Çaylar yudumlanırken, bir yandan meseleler müzakere edildi, sorular cevaplandı. Çizilen çerçevenin hep evrensel olması, farklı konu başlıklarının belki de tek ortak noktasıydı. Ertesi sabah ise Müslümanlar sabah namazını cemaatle eda ettikten sonra, Kur'an dersine geçildi. Epey uzun süren derste, Kur'an'ın günümüz meselelerine yaklaşımı, kronikleşmiş sorunlara çözüm reçeteleri konuşuldu. Dersi uzaktan izlemekle yetinen farklı dinlere mensup misafirler için ilginç bir tecrübe olmuştu gördükleri… Pensilvanya'daki o evde geçirdiği birkaç günü kitabının girişinde anlatan ünlü Hıristiyan teologu Thomas Michel, gözlemlerini ilginç bir yorumla tamamlıyor: "Bu olaydan söz etmemin sebebi; Kur'an tefekkürüne ciddi biçimde önem vermelerinden kaynaklanan bir dinî  cemaat olduğu anlaşılmadan, bu hareketin öneminin anlaşılamayacağına vurgu yapmaktır. Bu süreçte Gülen'in rolü, 'hoca' unvanıyla tescil edilen mürşitliktir."
 
Fethullah Gülen, özellikle son on yıl içinde yurtdışında önemli toplantıların konusu oldu. Bilim adamları, akademisyenler ve aydınlar tebliğler sundu, makaleler kaleme alındı ve kitaplar yazıldı. Bu çalışmalar İngilizce, Rusça, Almanca ve Fransızca gibi dillerde yayımlandı. Dünyanın belli başlı üniversitelerinde onun üzerine toplantı ve seminerler düzenlendi. Geogetown, Syracuse, Rice, Southem Methodist ve Oklahoma üniversiteleri bunlardan sadece birkaçı. Gülen ve hareketi üzerine dünyanın farklı ülkelerinde ve önemli mahfillerindeki bu hareketlilikten ve birikimden, Türk okurları yeteri kadar haberdar olamadı. Bu tespitten yola çıkan Ufuk Yayınları, 'Dünya Aydınları Gözüyle Fethullah Gülen' isimli cep kitapları serisini başlatarak, yabancı entelektüellerin onun hakkındaki görüşlerini Türk okuruyla buluşturuyor. Serinin ikinci kitabı olan Thomas Michel'in 'Bir Barış Öncüsü' adlı çalışması, önümüzdeki günlerde piyasada olacak.
 
Kitapseverlerle buluşan ilk eser ise ünlü Rus bilim adamı Vitali İ. Sheremet 'in 'Gülen'in Paradigması 'nı anlattığı çalışması. Bu kitabın bir özelliği de ilk kez bir Rus aydının bir Türk düşünürü üzerine böyle bir çalışma yapması.
 
Puşkin ve Gülen'in Hayatındaki Nineler
Vitali İ. Sheremet, Thomas Michel kadar Türkiye'de tanınan bir aydın değil. Ancak o bir Türkolog ve bizi oldukça iyi tanıyor. 30 yıldır Türkiye üzerine araştırmalar yapıyor ve Türk-Rus ilişkilerini analiz ediyor. Bu konudaki birikimini genç akademisyenlerin emrine vermekten de çekinmeyen ünlü Rus bilim adamı, Türkiye ve Rusya üzerine akademik kariyer yapan araştırmacılara danışmanlık yapıyor. Burada ilginç olan, üzerine çok kafa yormasına rağmen şu ana kadar onun Fethullah Gülen'le tanışma fırsatı bulamamış olması. Kitapları ve makalelerinden tanıdığı bir Türk düşünürü üzerine yaptığı yorumlar ise son derece ilginç. Büyük Rus şair ve 'sufi' Aleksandr Sergeyeviç Puşkin ile Fethullah Gülen'i karşılaştırdığı analizdeki ayrıntılar şaşırtıcı. Puşkin'in, Gülen'in memleketi olan Erzurum'a duyduğu muhabbeti anlatıyor Sheremet: "Puşkin, 'Arzrum' olarak bahsettiği bu şehrin, kendi dünya görüşünün oluşmasında etkili olduğunu söylüyor. Bu bölgede Türk halkının ailevi, geleneksel ve ulusal değerleri her zaman güçlü olmuştur. Bununla beraber Erzurum, dinler ve uluslararası temasın önemli bir kesişme alanı ve cumhuriyetçi demokratik Türkiye'nin kurulmasında önemli bir unsur olmuştur, olmaya da devam etmektedir."
Yazarın en dikkat çekici vurgusu ise Gülen ile Puşkin'in yetişmesinde önemli rolü olan, derin inanca sahip yaşlı kadınlar… Bunların biri Arina Rodionovna, diğeri ise Munise Hanım. Yani iki düşünürün babaanneleri. Shermet, bu iki nineyi Puşkin ile Gülen'in etik ideallerinin ve kalıcı ahlakî değerlerinin oluşmasında en önemli kişilikler olarak anlatıyor.
Thomas Michel de, Sheremet gibi Türkiye'yi iyi bilen bir isim. Aslen bir Cizvit papazı olan yazar, Mısır ve Lübnan'da Arap dili ve İslam üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınıyor. Doktorası ise İbn-i Teymiye üzerine. Vatikan'ın dinlerarası diyalog masası üyeliği ve İslam bölüm başkanlığı görevleri de onun İslam'ı anlamaya çalışan bir Hıristiyan olduğunun göstergelerinden. Michel'in bir başka özelliği de Ankara, Dokuz Eylül, Selçuk ve Harran üniversiteleri ilahiyat fakültelerinde öğretim üyeliği yapması. Rus Sheremet'ten farkı, Gülen ile birkaç kez görüşme fırsatı bulması. Ünlü Hıristiyan din adamı, onu anlattığı kitabına çarpıcı bir tespitle başlıyor: "Gülen ne tür Müslümanlar yetiştirmek istiyor? Buna cevap olarak, 'medenileşmiş müminler' demek mümkündür."
Yazar aslında bu yaklaşımıyla, Gülen'in öğretileri noktasında Türkiye'de 'soru işareti' üreten yaklaşımlara cevap veriyor.
 
Yabancı Aydınlar, Gülen'e Daha İlgili
Thomas Michel, Türkiye'de görev yapmasının da etkisiyle, çeşitli zamanlarda yolu Gülen'in yoldaşlarıyla kesişmiş bir isim. Cemaat hatıraları bile var. Kitabında bunlardan da bahsediyor. 2002'de, Harran Üniversitesi'nde ders vermek üzere Şanlıurfa'da bulunan Michel, bir akşam yurtdışındaki Türk okullarına destek veren işadamlarının yemeğine davet edilir. O davette yanına oturduğu kişi, tesisat malzemeleri satan bir şirketin sahibidir. İşadamı, Michel'e Kamboçya'dan söz eder ve "Benim Kampong Cham'da bir okulum var." der. Devamını Thomas Michel'den okuyalım: "Aslında bu ülkede Gülen hareketinin okulları olduğunu biliyordum… Ancak hiçbir zaman, okulun kurulmasını mümkün kılan en büyük bağışı yapan kişinin, Doğu Anadolu'nun kadim bir kentinden, tesisat imalatçısı bir işadamı olmasını beklemiyordum. Elli yıl önce, Urfa ve Phnom Penh şehirleri ayrı gezegenlerde sayılabilirdi. Günümüzde bu iki kent, bu hareketin çabalarıyla birbiriyle bağlantı kurdu."
 
İşte iki yazarın Gülen analizlerinden süzülen bazı ilginç ayrıntılar ve hatıralardan birkaçı. İki Batılı düşünür de Gülen'i ve onun etkilediği insanları yorumlarken sadece bilimin derin sularında dolaşmayı tercih etmiyor. İnsan merkezli bir hareketi, insana ve bütün insanlığa kattıklarıyla da ortaya koyuyor.
Projenin fikir babası, Ufuk Kitapları Yayın Yönetmeni Dr. Faruk Tuncer, yola çıkarken uluslararası arenada son yıllarda çok tartışılan Gülen'le ilgili entelektüel birikimi Türk okuru ile buluşturmayı hedeflediklerini söylüyor. Aslında bu projenin ilk aşaması 'Aydınların Dünyasında Fethullah Gülen' dizisiydi. Taha Akyol, Cüneyt Ülsever, Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren, Fehmi Koru ve Hüseyin Gülerce gibi gazeteci-yazarların onun hakkındaki fikir ve gözlemleri kitaplaştırılmıştı bu eserde. İçe dönük bu dizi devam ederken, aynı projenin uluslararası ayağı olan 'Dünya Aydınları Gözüyle Fethullah Gülen' çalışması gündeme geldi. Faruk Tuncer, ilk projenin de devam edeceğini belirterek, okurun bu gibi çalışmalara büyük ilgi gösterdiğini kaydediyor.
Gülen'in kurucusu ve onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesinde bulunan Ufuk Kitapları'nda, Gülen'in düşüncesi ve hareketi üzerine kaleme alınmış eserlerin editörlüğünü yapan Tuncer, yabancı akademisyen ve entelektüellerin ona daha fazla ilgi gösterdiğini söylüyor. Hem yerli hem de yabancı aydınlarla Gülen üzerine çalışmalar yapan ve bu alandaki birikimi yakından izleyen editör, özellikle Batılı aydınların Gülen'i anlama çabasının daha fazla olduğu görüşünde. Aynı minvaldeki iki dizi çalışmasının okura bir kıyas imkânı sunacağı gerçeğinin de altını çiziyor. Dünya aydınlarının değerlendirmeleri ise farklı coğrafyalardan katılımlarla devam edecek. Tuncer, her ülkeden olmasa da Rusya, Hindistan, Amerika, Japonya gibi ülkelerden ve Avrupa ülkelerinden aydınların katkılarıyla, dizinin devam edeceğini dile getiriyor.
Faruk Tuncer, Ufuk Kitapları'nın bu alandaki çalışmalarının bir hedefinden de bahsediyor: Fethullah Gülen etütleri oluşturabilmek. Yani yerli yabancı aydın, bilim adamı, düşünür, akademisyen ve gazetecilerin değerlendirmelerini bir havuzda toplayarak, onun hakkında araştırma ve inceleme yapılmasını teşvik etmek. Bu havuzu araştırmacıların, bilim adamlarının ve gazetecilerin incelemesine açmak. Projeden beklentileri ise son derece net: İdeolojik ve kısır yaklaşımlara aldırmadan, Gülen'i bilimin objektifliği ve yol göstericiliğiyle tanıtabilmek; en azından onu anlama çabasının bir parçası olabilmek.
 
tr.fgulen.com

24/11/2006

İlkokul öğretmeni anlattı

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Dilinden İlkokul Yılları ve Belma Öğretmen...

Fethullah Gülen Hocaefendi Erzurum'daki çocukluk günlerinde ilkokula 1946 yılı sonbaharında ablası Nurhayat ve kendisinden iki yaş büyük amcası Seyfullah ile beraber başladı. Fethullah Gülen Hocaefendi bu ilk yılların hatıralarını şöyle aktarıyor:

Köyümüzde İlkokul Yoktu

Okula başlayacağım sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu. Okul daha sonra açıldı. Şu anda da mevcut olan caminin bitişiğindeki medreseyi, sınıf olarak kullandılar. Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara orada okuma-yazma öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyreder gülerdim. Bana halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula gittim.

Benim namazım çok erkendir. Bir kısmını yanlış kılmışımdır diye sonra kaza ettim. Ama zannediyorum, namaza dört yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım. Teneffüslerde bir sıranın üstüne çıkar ve namazlarımı kılardım. Bu yüzden adımı molla koymuşlardı.

Okulda bir de Belma Öğretmen vardı. Bana çok iltifat ederdi. Bazen sınıfta, bana bakarak "Birgün Galata Köprüsünde genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum" derdi. Kendisi İstanbulluydu. Onunla ilgili unutamadığım bir hatıram vardır. Birgün her nasılsa sınıfta gürültü edenler arasına ben de karışmıştım. Diğerlerini dövdü. Sıra bana gelince kulağımdan tuttu ve sadece "Sen de mi?" dedi. Bu bir çift söz bana yetmişti.

Alvar Köyüne Göçünce Okul Yarıda Kaldı

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin babası Râmiz Efendi imam olup Alvar köyüne vazifeye gitmesiyle aile oraya taşındı. Bundan dolayı Hocaefendi'nin ilkokul öğrenimi dördüncü sınıfta sona erdi. Bu ayrılışa çok üzülen öğretmeni ona gitmemesini söylediyse de okula döndürememiş.

Râmiz Hoca'nın Alvar köyüne gitmesi 1950 yılının bahar ayları Mart veya Nisan ayında gerçekleşiyor. Zaten Hocaefendi de "ilkokulda iki buçuk sene kadar okudum, daha sonra Erzurum'da dışarıdan imtihanla bitirdim" diyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi dokuz yıl sonra Erzurum Aziziye İlkokulu'nda 29 Nisan 1958'de dışarıdan imtihana girerek başarılı oldu ve 6 Mayıs 1958'de ilkokul diplomasını aldı. Bu döneme ait hatıralarını kendi ifadelerinden aktaralım.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 1958 yılında aldığı diplomasından bir kesit

İlkokulda iki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım. Babam, imam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Alvar'a gittiğimizde ben 9 veya 10 yaşındaydım. O zaman ilkokul dörtteydim. Ondan sonra bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Bu kadın öğretmen beni görmüş ve "Ben seni beşinci sınıfa geçirdim, gel diplomanı al" demişti. Fakat onun bu jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim. İlkokulu daha sonra Erzurum'da dışarıdan[1] imtihanla bitirdim.

Babam bana yeniden Kur'an takviye ettirdi. İneklerimizi, koyunlarımızı gütme bana düşüyordu. Sıbgatullah benden üç yaş küçüktür. Demek ben dokuz yaşımda isem, o altı yaşlarında falandı. Onun için evin bütün ayak işleri de bana kalıyordu.

Boş vakitlerimi kitap okuyarak geçiriyordum. Nasıl öğrendim bilmiyorum; ama kendimi bildim bileli Osmanlıcayı iyi okurdum. Babama ait ne kadar kitap varsa bu arada okudum. Babamdaki sahabe hayranlığı bana da geçmişti. Onlara ait hayat hikayelerini işte o yaşlarda adeta ezberlemiştim.

İlk Arapça hocam, babam oldu. Bana Emsile ve Binâdan bir miktar okuttu. Fakat daha sonra bazıları babama, benim hafızlık yapmamı söylediler. Babam biraz tereddüt geçirdi; fakat iki-üç çocukla beraber beni de hafızlığa başlattı.

Belma Özbatur Anlatıyor

44 yıl öğretmenlik yapan ve şimdilerde İstanbul Bostancı'da emeklilik günlerini geçirmekte olan Belma öğretmen Erzurum'un Korucuk köyünde başlayan öğretmenlik hatıralarını anlatıyor.

-Yılların tecrübeli bir öğretmeni olarak kısaca kendinizden ve ailenizden bahseder misiniz?

1928 yılında İstanbul Fatih'te Belma Sönmez olarak dünyaya geldim. Annemin adı Mâizer Sönmez, babamın adı İhsan Sönmez'dir. İkisi de İstanbulludur. Hatta annem ve babam benim okuduğum Hırka-i Şerif İlkokulu'nun evveliyetinde (19.ilk mektep) okumuşlar. Okul daha önce başka bir binadaymış. Biz ailece, kardeşlerim, çocuklarım hep Hırka-i Şerif İlkokulu'nda okuduk. Babam emniyette polislik görevindeydi. En büyükleri ben olmak üzere üç kardeşiz. Ortancamız erkek olmuş, en küçüğümüz de kız. Erkek kardeşim Turhan, benden bir yaş küçük, kız kardeşim Selma da on yaş küçük. Evlendikten sonra da soyadı "Karacebe" oldu.

Dedem Osmanlı ordusunda subaymış. Annem okulda okurken son sınıfa geçince Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sıralarında dedem Yunanlılara esir düşmüş, hatta şehit olduğu haberi gelmiş. Anneannem bu yüzden çok hırpalanmış hatta küçük bir çocuğu varmış, onu kaybetmiş. Kendisi hastalanmış, zayıf düşmüş ve neticede vefat etmiş. Annem de bir abla olarak mecburen kardeşlerine bakmak için okulu bırakmak zorunda kalıyor. Böylece annem, kardeşlerine hem ablalık hem annelik yapıyor. Annemler dört kardeşler. İki erkek iki kız. İki dayım da general emeklisi. Biri askeri veteriner, diğeri askeri doktordu. İkisi de rahmetli oldular. Cemalettin Cankat ve Nizamettin Cankat idi isimleri.

—Öğretmenliği kendi isteğinizle mi seçtiniz?

Hırka-i Şerif İlkokulu'ndan sonra Fatih Ortaokulu'nu bitirdim. 1945 yılında çok sevdiğim için öğretmenliği seçtim ve iki sene Çapa Öğretmen Okulu'nda okudum. Okulumuz lağvedilince bizi Edirne'ye gönderdiler. Üçüncü sınıfı da Edirne'de okudum. Ailem pek göndermek istemedi. Israr edince babam Edirne'ye götürmek durumunda kaldı. 1948 yılında Edirne Öğretmen Okulundan mezun oldum. Fatih Ortaokulu'nda okurken matematik hocamız Hasan Bey'di. Kim öğretmen olmak istiyor deyince parmağımı kaldırırdım. O hemen itiraz ederdi: Sen ya doktor olacaksın ya da kimyager. Annemin de mesleği seçmemde etkisi büyük oldu. Annem genç kızken Çapa Öğretmen Okuluna gitmiş ama yarıda bırakmış.

—Mezun olduktan sonra öğretmenliğe nerede başladınız?

1948 yılında Edirne Öğretmen Okulu'ndan mezun olduktan sonra tayinim Konya'nın bir köyüne çıktı. Orada tanıdığımız bildiğimiz kimse olmadığı için ailem tereddüt etti. Yanımda benimle beraber gidecek kimsem yoktu. O yüzden beni göndermek istemediler. Babam çalışıyordu, annem zaten gelemez, kardeşlerime bakıyordu. Biz seni kendi başına gönderemeyiz dediler.

Ben de öğretmenlik yapmak için boyuna ağlıyorum. "Ben çocuk okutmak, insan yetiştirmek için okudum" diyerek onlara direttim. O sıralarda Erzurum Fevzi Çakmak Askeri Hastanesi'nin başhekimi Yarbay Cemalettin Cankat adındaki dayımdı. Teyzemin kocası da şark görevi dolayısıyla Erzurum'da bulunuyordu. Erzurum Valisi Cemal Bey, dayımın sınıf arkadaşıymış İstanbul Lisesi'nden. Dayım, benim üzüldüğümü duyunca babamlara haber gönderiyor. "Eğer tayinini Ankara'dan buraya yaptırabilirseniz burada iki aileyiz, Belma yanımızda kalır öğretmenliğini de rahat rahat yapar" demiş. O böyle deyince hoşuma gitti ve bunu ben de istedim. Diğer dayım Nizamettin Cankat o sıralarda Ankara'da bulunuyordu. Onun vasıtasıyla tayinim Erzurum'a çıkarıldı. Böylece Erzurum'a tayin yaptırmamız zor olmadı. Yani sevincimden uçacak gibiydim. Neredeyse hoplaya zıplaya gittim.

-Erzurum'da hangi okulda göreve başladınız?

1948 yılının Kasım ayıydı. Erzurum'a kar yağıyordu, karlı bir günde indim Erzurum'a. Orada beni dayım, teyzem ve kocası hep beraber karşıladılar. Ancak o yıl çıkarılan bir genelgeyle stajyerlerin köylere gönderilmesi mecburiyeti oldu. Bizim düşüncemiz başka türlüydü. Dayımların yanında kalacak, Erzurum içindeki bir okulda da görev alacaktım. Vali Cemal Bey dayımın arkadaşıydı. "İstersen tekrar İstanbul'a yaptıralım tayini" dediler. "Yoo, ben burada çalışacağım" dedim. Bunun üzerine Korucuk köyüne tayin edildim. Erzurum içinde kalamayışımın sebebi budur.

-Nasıl buldunuz Korucuk köyünü veya köy hayatını?

Korucuk normal zamanlarda yarım saatlik bir yoldur. Ancak karlı günlerde sabah binersiniz, gece indiğiniz olur Erzurum'a. Özellikle bir Deveboynu geçidi vardı ki, kışın tamamen kar altında kalır. O dönemin külüstür otobüsleri oradan çıkamaz kalırdı. Karlı bir günde vardık köye.

Elbette Korucuk'taki anılarımın apayrı bir yeri var. O zamana kadar hiç köy görmedim desem yeridir. Kar lapa lapa yağarken "işte burası senin okulun" dediler. Okuldan birisi çıktı o sıra. Elinde ibrik koşarak gidiyor bir tarafa doğru. Herhalde dedim bu okulun hademesi olsa gerek. Fakat öyle garip geldi ki; gözümün şurasında iki tane yaş belirdi. Evler hiç belli olmuyor, damdan pencereli. Dayım ve teyzem köyün halini görünce dediler ki sana bu köyde görev yaptırmayız. Ben dedim ki; yok katiyen olmaz. "Ben kalacağım" dedim. Bir yandan da ağlıyorum. Ben buraya geldim, çalışacağım dedim. Bu konuşmalardan sonra okula girdik. Öğrendik ki elinde ibrikle çıkan kişi okulun müdürüymüş. Beni muhtarın evine yerleştirdiler. Teyzem bir hafta kadar yanımda kalarak beni köye alıştırdı. Köylü çok iyi olduğu için alışmakta zorluk çekmedim.

-Alışmanız zor olmadı mı?

Benim hayalimin çok dışındaki manzaralardı gördüklerim. Ama çok kısa sürede alıştım oraya. Halk çok saygı ve sevgi doluydu bana karşı. Erzurumluların çok iyiliklerini gördüm. Ben de 3 sene boyunca seve seve çalıştım. Uzaktan benim geçtiğimi gören 80'lik dedeler ayağa kalkarak selam verirlerdi. Hatta bir gün bir düğünde gelin almaya gidilirken ben de köydeki kadınlar gibi ehrama büründüm ama bir baktım ehramlı olduğum halde herkes beni tanıyor, ben geçerken ayağa kalkıyorlardı. Onlar bana sık sık "öğretmenim sen bize emanetsin, sana gelecek hata bizim iki gözümüze gelsin[2]" diyorlardı.

Erzurum'da Korucuk köyünde güzel günlerim geçti. Hiç bir gün neden gittim, niye geldim diye düşünmedim. İyi ki gitmişim, köylüyü tanıdım. O kadar sevecen kişilerdi ki bana çok sıcak ve yakın davrandılar.

-İstanbullu genç bir öğretmen olarak yokluk içindeki çocukları görünce neler yaptınız?

Sınıfa gittim. Hiç talebe yok. Birinci sınıfı müdür bey okutuyor. 3 ve 4'ü ben okutuyorum. Çocukların ekseriyeti bendeydi. Ekseriyet dediysem 30 kişi yok. Nerede çocuklar dedim. Dediler ki çocuklar dini okulda. Benden talebe isteniyor, yoklama yapıyoruz. Ben de kalktım ders yaptıkları yere gittim. Baraka gibi bir yerde dini ders yapıyorlar. Hocaefendi'ye "Ben bu okula öğretmen olarak geldim, bu çocukların öğretmeniyim ama sınıf boş. Lütfen bu çocukları okul saatlerinde bize gönderin diğer saatlerde siz devam edin" dedim. Hocaefendi büyük anlayış gösterdi. "Hay hay öğretmenim" dedi ve o gün bütün çocuklar okula başladı. Mezun olana kadar gayet muntazam okula devam ettiler. Fakat önlük denen şey yok, yaka yok, kurdele yok. Biz o zamana kadar alışmışız düzenli bir sınıfa.

Şartların zor olmasına rağmen oraya gittiğime pişman olmadım. O zaman köyde çocukların saçları uzundu, berbere verecek paraları yoktu. Maaşımı alınca çocukların hepsine beşer kuruş verirdim. "Haydi gidin tıraş olun" derdim.

Diyorum ya bir romandır benim anlattıklarım[3]. Köy fakir, insanların doğru dürüst bir geliri yok. Hafta sonları Erzurum'a teyzemin, dayımın yanına gidip geliyordum. Hiçbir öğrencinin önlüğü yoktu, alın desem alacak durumda değillerdi, üstelik onları incitmiş olacaktım. Bu yüzden entarilerinizi getirin önlük yapalım dedim. Dedim ki çokça siyah boya alayım, bir de kazan getirteyim. Erzurum'dan bolca siyah boya aldım. Okulun bahçesine büyük kazanlar kurduk. Beyaz bezleri kestik biçtik, entarileri de boyayarak önlük haline getirdik. Patiskayla da yaka ve kurdele yaptık. Kız çocuklara kurdeleler yaptık. Sınıflar biraz olsun düzene girdi böylece.

Korucuk köyünde üç sene öğretmenlik yaptıktan sonra 1951 yılında köyden ayrıldım. Evlendikten 16-17 sene sonra çocuklarımla Korucuk köyüne ziyarete gittim. Beni bir gelin gibi davul zurnayla karşıladılar.

Fethullah Gülen'in sınıf arkadaşlarından Neşet vardı. Evlenmiş torun sahibi olmuş. Çocuklarıyla birlikte bilmem kaç sene sonra İstanbul'a beni ziyarete gelmişti. Nasıl unutabilirim o insanları.

-Geri kalan öğretmenlik yıllarınız nerelerde geçti?

1951 yılında Erzurum'dan Çorlu'ya tayin oldum. Çorlu'dayken eşim Turan Bey'le evlendik. Bir buçuk sene orada çalıştım. Bir ara bebek beklediğimiz için eşim çalıştırmadı. Sinop'un Ayancık kazasının Türkeli nahiyesine eşim hükümet tabibi olarak tayin oldu. Ben çalışmıyorum. Ama her gün de ağlıyorum. Çalışmak istiyorum, çalışmak istiyorum diye. Sonra tekrar vazifeye başladım. Sinop'ta beş sene kaldık. 1958 yılında tayinimiz İstanbul'a çıktı. Eyüp Sultan İlkokulu'nda göreve başladım. İki sene sonra 1960 yılında kendi çocukluğumda okuduğum okula tayinim çıktı. Fatih Hırka-i Şerif İlkokulu'nda 33 yıl görev yaptıktan sonra da 1993 yılında emekli oldum. 1948-49 döneminde başladığım öğretmenlik mesleğime yaş haddinden dolayı 19 Haziran 1993'te nokta koydum. Emekli oluncaya kadar toplam 44 yıl hizmet ettim.

—Günümüz öğretmenlerine ve öğretmen adaylarına diyeceğiniz bir şey var mı?

Annemin özlemi olduğu için mi bilmiyorum ben hep öğretmen olmak istemiştim. Öğretmenliğe severek başladım, yaşım dolana kadar severek çalıştım. Öğretmenlik mesleği ruhumuza işledi. Gece gündüz demeden çocuklara bir şeyler öğretmek için hep çırpındım. Bu yüzden vicdanım rahat. Bir öğretmenin tek arzusu vatana, millete hayırlı insanlar yetiştirmektir.

Genç meslektaşlarımız çocuklarımızı iyi yetiştirsinler, onlardan sevgilerini eksik etmesinler. Öğrencilerden iyi yetişmelerini bekliyorlarsa mutlaka onlara yakın olsunlar. Gerekirse aile sorunlarıyla da ilgilensinler. Çocuk eğer öğretmenini gerçekten severse o sınıf pürüzsüz gider.

Fethullah'a Diploma Vermeyi Çok İsterdim

-Fethullah Gülen Hocaefendi "Küçük Dünyam" adlı eserinde sizin Korucuk Köyündeki öğretmenliğinizden bahsediyor. Siz de biraz ondan bahseder misiniz? Şimdiki Fethullah Gülen Hocaefendi o günlerde nasıl biriydi?

Fethullah diğer öğrencilerden çok farklıydı; ağırbaşlı, mağrur, beyefendi, çalışkan, her şeye uzaktan bakan öyle bir çocuktu. Ben onunla gurur duyardım. Hatta bazen kendisine derdim ki, Fethullah bak oğlum! İnşallah seni bir gün İstanbul'da Galata Köprüsünde aslan gibi bir subay olarak göreceğim. Bunu da zaten hayatını anlattığı kitapta "Belma öğretmen böyle söylerdi" diye yazdı. Subaylık bizim için milli duyguları kuvvetli, kardeşlik duyguları ön planda olan bir meslek. Fethullah'ın da bu duyguları kuvvetli olduğu için onun subay olmasını isterdim. O köy Rus savaşı görmüş. Nineleri dedeleri bir odaya kapatmışlar hepsini diri diri yakmışlar. Bana hep bunları anlattılar. Yani bunun için onlar çok meraklıydı. Düşkündü, saygı duyarlardı askerlere. Köyden subay çıkmak bir hayli güç meseledir. Ben onda bu sevgiyi görmüşüm ki subay olmasını istemiştim.

O, her şeye uzaktan bakar, uzaktan güler, az da olsa neşeli olduğu zaman kahkaha da atardı. Bunu böyle hep ona söylerdim. Diğer öğrenciler gibi aşırılığa kaçan bir yaramazlığı yoktu. Arkada cama yakın oturur, iri yapılı, beyaz tenli, hep gözümün içine bakardı.

Sonra dördüncü sınıf bitmeden ayrılmak zorunda kaldı. Babası ve sülalesi dini alanda okuyan, kendini yetiştiren kişilerdi. Babası köyün hocasıydı. Tayini çıkınca Alvar köyüne göç ettiler. Çok üzüldüm. Ne yapsam da beşinci sınıftan mezun etseydim, diploma verseydim diye çok uğraştım. Olmadı, ailesiyle gitmek zorunda kaldı.

Bir gün okulun yanına beni veya arkadaşlarını görmeye gelmiş. Pencereden bakarken okulun bahçesinde görürdüm onu. Belki okulun özlemini duydu da geldi. Bana "Öğretmenim" derdi. Ona "Fethullah niçin gelmiyorsun yavrum, gel oku, bak mezun olacaksın çok iyi bir çocuksun, bu sene de devam et, ne olur okulunu bitir" dedim. Aslında biliyordum onların oraya ailesiyle birlikte gittiğini ama yine de gelip benim sınıfımda okumasını istiyordum. Belki onun kalbi de istiyordu ama ailesi göç edince artık ne yaptı bilmiyorum sonrasında. Zannedersem özel olarak okumasına devam etti. Fethullah'ı 3 ve 4. sınıftayken okuttum. Diplomasını sonradan imtihana girerek almış. Ona diploma vermeyi çok isterdim.[4]

Derslerine çalışan çok düzenli bir öğrencimdi kendisi. Spora ve jimnastiğe iştirak ederdi. Tarım çalışmaları da bir nevi spordu. Okul faaliyetlerinde yaptığı işleri daima kontrol ederdi, eşyalarını ve çevresine karşı koruyucuydu. Şimdiki gibi gözümün önündedir.

Her şeye uzaktan bakar, kendisini öne çıkarmazdı. Çok kararlı biriydi. Olayların içine girmez, öylece seyrederdi. Fakat herhangi bir şeyin kararını verince de gider onu yapardı.

Sende mi Fethullah?

-Sınıfın öğrencilerine yaramazlıktan ötürü ceza verme esnasında "sen de mi Fethullah" demişsiniz. Neydi mesele?

Ağır başlı bir çocuktu. Öyle herkese katılmazdı, uzakları seyrederdi, düşünceli ve derin bir hali vardı. Çok uslu bir çocuktu, bir defasında her nasılsa yaramazlık yapan çocuklara o da katılmış. Diğer çocukları cezalandırırken sıra ona geldi. Fethullah'tan öyle bir hareket beklemediğim için onun eline vuramadım, hafifçe kulağını çekerek 'Sen de mi Fethullah?' dedim. Bu ona çok dokunmuş olacak ki, bir daha asla yaramazlık yapmadı. Hakikaten de "O söz bana bir küpe olmuştu, bir daha yaramazlık yapmadım" diyor hayatını anlattığı Küçük Dünyam adlı kitapta.

Bulunduğum evden sadece gökyüzü görünüyordu. Evin tek penceresi damdaydı. Geceleri bazen kurtlar bile geliyordu damdaki pencereye. Köylüler beni koruyorlar ama yine de akşamları içimde korku oluyordu. O ilk günlerde bir rüya gördüm. Yalnız bir kaç kişiye anlatmışımdır bunu. Bir gece yine okudum üfledim yattım. Rüyamda kapım açılıyor. Tüylerim diken diken. Hazreti Peygamber (s.a.v) kapımdan içeriye giriyor, hiç konuşmadan seccadeyi seriyor, namazını kılıyor ve gidiyor. Dedim ki bu, bana Allah'tan bir şey. Korkma, bak koruyanın var. Ve ben bu rüyaya o kadar inanmışımdır ki, hâlâ gözümün önündedir. Demek ki o sınıftan Fethullah gibi bir din adamı çıkacakmış, bu onun işaretiydi sanki. Manevi değerlere bağlılıkla cesaretle oturdum orada.

Okullar Açmaya Devam Etsin

1948 yılında Erzurum'un Pasinler ilçesi Korucuk Köyü'nde öğretmenliğe başlayan 78 yaşındaki Belma Özbatur Hanımefendi, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin dünyada yüzlerce Türk okulunun açılmasını tavsiye etmesi ve Türk kültürünün tanıtılmasına katkıda bulunduğundan dolayı "Türk bayrağını her yerde dalgalandırdığı için onunla gurur duyuyorum" diyerek Hocaefendi'nin eğitim hizmetlerine verdiği desteği dile getirdi.

-Korucuk'tan çıkmış talebeniz küçük Fethullah'ın şimdilerde dünya geneline yayılmış okul ve eğitim hizmetlerini nasıl karşılıyorsunuz?

Onunla bir eğitimci olarak gurur duyuyorum. Eğitim alanında yaptığı çalışmalarla hem Türkiye'de hem de dünyanın dört bir tarafında Türkiye'mizi ve Bayrağımızı dünyaya tanıtıyor. Bu yaptıkları onunla gurur duymam için kâfidir.

Onun sürekli şeker hastası ve kalp rahatsızlıkları olduğunu duydum. Onun hastalığı, oğlumun hastalığı kadar içimi yakar. Sağlığına çok dikkat etsin ve okullar açmaya devam etsin. Onun yurtdışında açtığı okullarla gurur duyuyorum. Oralara Türk bayrağını ve Türk sevgisini taşıyan öğrencimle ne kadar iftihar etsem azdır.

-Kendisiyle görüşme imkanınız oldu mu?

Onunla hiç yüzyüze görüşemedik ama telefon etti. Onun bende bir de mektubu vardır. Telefonda "İnşallah ilk fırsatta ziyaretinize geleceğim" demişti ama herhalde fırsat bulamadı. Beni çok severdi. 1990 ve 1991 yıllarında Süleymaniye Camii'ndeki vaazlarına çıktığı zamanlar onunla görüşmem için götürmek istediler. Fakat o an imkânım olmadı. Telefon açtı, konuşurken sesi titriyordu, çok heyecanlıydı. Ona "sana ne diyeceğimi bilemiyorum ama "oğlum" diye hitap edeceğim" dedim. Telefonla görüşmemizde ona geçmiş olsun dedim.

Bir öğretmeni olarak ona söyleyeceklerim kendisine iyi baksın. Onun okul açması beni çok mutlu ediyor. Kararlılığı mutlu ediyor. Allah ona sağlık afiyet versin diyorum. Kendisini tebrik ediyorum. Ona hakikaten bravo diyorum. Korucuk gibi bir köyden böyle birinin yetişmesi tebrike şayandır. Kendi kendini yetiştiren bir insandır.

Cesur, akıllı, terbiyeli, tertipli, düzenli, kıyafetine çok dikkat eden, mert ve beyefendi bir çocuktu. Bu özelliklerinden dolayı onun subay olmasını istemiştim. Seni İstanbul Galata köprüsünde aslan gibi bir subay olarak görmek istiyorum derdim. Yüzlerce çocuk yetiştirdim, çok mutluyum. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye Türkiye'ye yaptığı hayırlar için teşekkür ediyorum.

Yıllar Sonra Haberdar Oldular

Fethullah Gülen Hocaefendi 1995 yılında anjiyo olduğu günlerde ilkokul öğretmeni Belma Özbatur hanımefendi, Hocaefendi ile ilgili çıkan haberlerden onun anjiyo[5] olduğunu öğrendi. Bunun üzerine öğrencisine "Sevgili Fethullah Gülen Hoca, oğlum… " diye başlayan bir geçmiş olsun mektubu gönderdi. Kendisini çok sevindiren bu mektuba karşılık Fethullah Gülen Hocaefendi de Öğretmenler günü dolayısıyla "Kendisinin talebesi olmakla müftehir olduğum Belma Hanım efendi'ye …" diye başlayan bir mektubuyla şiir kitabını gönderdi. İlkokul öğretmeni Belma Özbatur Hanımefendi bu cevabi mesajla ilgili olarak şöyle diyor:

"Gazetelerden kalp anjiyosu olduğunu öğrendim, çok üzüldüm. Kısa bir geçmiş olsun mektubu yazdım. Onun cevabını yazmış, çok mutlu oldum. Öğretmenleri o kadar yüceltmiş ki: 'Hayata ilk uyandığım bir dönemde kendimi bulmam ve özümle bütünleşmem mevzuunda önemli katkıları olduğuna inandığım öğretmenim" diyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Mektubu

Kendisinin talebesi olmakla müstemir olduğum Belma Hanımefendiye!

Muallimlik mesleğinin şerefli müntesibi zat-ı âliyeniz ve sizinle aynı duygu ve düşünceyi paylaşan muallimler, doğumdan ölüme kadar bütün bir hayat boyu hayatı şekillendiren kudsi üstadlardır.

Milletine kader programında rehberlik yapıp ahlak ve karakterini yücelten ve ona ebediyet şuurunu aşılayan, yerde melek soluklarının mihraplaştığı üstün varlığa denk ikinci bir varlık gösterilemez.

Muallimin fert üzerinde tesiri anne-baba ve cemiyetin tesirinden kat kat üstündür. Aslında anneyi de babayı da hatta cemiyeti de yoğuran muallimdir.

Muallimin elinde madenler saflaşır som altına ve pırıl pırıl gümüşe dönüşür, inkîlab eder. O esrarlı elde en ham ve en değersiz şeyler bihemta paha biçilmez elmaslar haline gelir.

Mültefit sözlerinizle yazdığınız hissiyatınızı kıymetli mektubunuzda okuyunca çok mütehassıs oldum. Mektubu okurken mazi gözümün önünde tüllendi. Bir anne şefkatiyle bütün öğrencilerinizle tek tek ilgilenmenizi ve teşviklerinizi içimde bir kere daha hissettim. Rahatsızlığımla ilgili yakın ilgi ve alakanıza geçmiş olsun dileklerinize candan teşekkürlerimi arz ederim. Haddimi aşan takdirkâr ifadelerinizden dolayı Rabbim sizi de beni de utandırmasın.

Zatı âliyelerinize ve değerli eşiniz Turan Özbatur Beyefendiye sonsuz hürmet ve selamlarımı arz ederim Efendim.

* * *

[1] Erzurum Milli Eğitim Müdürü Müdürü Kemal Tuncoku'nun imzaladığı ve Fethullah Gülen Hocaefendi'nin dışarıdan imtihana girerek aldığı diplomada şöyle yazmaktadır: "Erzurum Maarif Müdürlüğü'nün 29/04/1958 tarih ve 532/3273 numaralı emri üzerine beş sınıflı Aziziye İlkokulu'nda ilköğrenimi bitirme imtihanına giren Fethullah Gülen, yapılan imtihanda muvaffak olduğundan bu ilk öğrenimi bitirme diplomasını almağa hak kazanmıştır" Diploma tarihi: 06/05/1958.

[2] Zaman, Ebru Nida Bilici, "Işığı İlk Yakan El" başlıklı haberden bir bölüm, 30 Kasım 1996

[3] Hamit Gündüz, Aksiyon Dergisi, "Bir Romandı Öğretmenliğimiz" başlıklı haber, sayı 50, 18 Kasım 1995

[4] Zaman, Habibe Demircan, 24.11.2005

[5] Fethullah Gülen Hocaefendi kendisini rahatsız eden kalp sıkıntılarının nedenini öğrenmek için 14 Eylül 1995 Perşembe günü Amerikan Hastanesi'nde anjiyo yaptırdı.

© fgulen.com

16/11/2006

Bir insanı anlamak ve...........

Bir İnsanı Anlamak ve Fethullah Hoca

İnsanı anlamak… Çok felsefi ve zor bir konu gibi görünse de aslında çok basittir bir insanı anlamak. Bazı kurallara uymanız, samimi ve içten olmanız yeterlidir aslında.
 
Bir insanı anlamak için, öncelikle o insanın kendini doğru biçimde anlatması, bir başka ifade ile, kendini doğru ve iyi biçimde ifade etmesi gerekir. Kişinin kendini doğru ve iyi bir biçim de anlatması ilk önemli şarttır. İfade sadece konuşma ile değil, bir davranış, bir eylem, bir yazı veya herhangi görsel veya duyusal bir eser ile yapılabilir.
 
Fakat kişinin kendini doğru şekilde ifade etmesi bile, bir insanı anlamak için yeterli olmayabilir.
 
En az bunun kadar önemli ve gerekli bir diğer şart, o insanı dinleyen/okuyan/gören kişinin de doğru iletişim özelliklerine sahip olması şartıdır.
Farklı düşüncede, farklı tarafta, farklı inançta veya farklı ideolojilerde de olsanız, birini anlamak istiyorsanız, mutlaka gerekli iletişim özelliklerine sahip olmalısınız.
Nedir bu özellikler?
Birincisi, öncelikle önyargısız ve objektif olmalısınız. Bu çok önemli bir kuraldır.
 
Eğer aklınızı doğru biçimde şartlandıramazsanız veya aklınızı önyargılarla kısıtlayıp, boğarsanız, akıl gelen mesajları algılamak da zorlanır. Çerçeveler içinde değerlendirme yapar ve o çerçeveler dışındakileri ya göremez, ya duyamaz, ya anlayamaz, ya da inanmaz. Çerçevenin dışındaki iletileri reddeder.
Oysa aklın gözü, gözün görmediğini görebilecek, kulağı duyulmayan sesi duyabilecek,dokunmadan varlıkları hissedebilecek özellikte yaratılmıştır.
 
İkincisi, kişiyi anlamak için konu hakkında gerekli altyapıya sahip olmalısınız.
 
Özellikle din konusunda, sadece ilk yardım bilgisi (o da şüpheli) kadar bilgi sahibi olan pek çok kişi, yalan yanlış din bilgisi ile kalkıp, ömrünü dinine adamış, ilim irfan sahibi din alimleri hakkında iftiralar ve karalamalar yapabiliyor.
 
Üçüncüsü, bir kişiyi anlamak için içten ve samimi olmalısınız.
 
Bunları anlatmamın sebebi, Fethullah Hoca hakkında dönem dönem çıkan bugünlerde tekrar ortaya atılan iddialar içindir. 
 
Önyargılı bir akıl, tıpkı ateşin üzerinde yürüyüp bundan etkilenmemeyi başaran bir insan gibi kendisini şartlandırırsa, güneşi eline verseniz, bu hakikat demez/diyemez.
 
Önyargılı bir akıl şartlandırılmış bir deney faresi gibi, labirentlerin içinde kaybolur gider. Oysa hakiki akıl sahibi olmak, labirente yukarıdan kuşbakışı bakmayı bilmektir. Yoksa bir çokları gibi, insan ömrünü sadece peynir aramakla tüketirde bunu göremez.
 
Önyargılı akıl sahipleri öyle ileri giderler ki, dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ve ispat etmeye çalışan bilim adamını idam eder. Kızıldeniz’i ikiye ayıran Hz. Musa’yı, Ay’ı ikiye bölen Hz. Muhammed’i gözüyle görmesine rağmen inkar eder.
 
Önyargılı akıl kabul etmemekle kalmaz, iftira ve yalanlar uydurur.
Mesela Fethullah Gülen hakkında kendisini mehdi ilan ediyor diye yazmışlar…Ne zaman ve nerede kendisini mehdi ilan etmiştir?
Bu konuda ağzından çıkan bir söz mü duydunuz? Yok..
Bu konuda bir eserinde ben mehdiyim mi diyor? Hayır...
Peki neden bu iftira atılıyor?
 
Çünkü Mehdilik, Müslüman bir din alimine atılacak en kolay iftiralardan biridir. Bunu defalarca gördünüz, yine göreceksiniz. Bu konu iddia edilenin aksine Müslümanlar tarafından değil, Müslümanlar arasına nifak sokmaya çalışanlar tarafından ortaya atılmaktadır. Zaman zaman bunu görmeye devam edeceksiniz. Bu sadece Gülen Hoca'ya değil pek çok müslümana yapılan asılsız iftiralardan biridir.
Bir iddia da şu; Hoca’nın cemaatinden biri/birileri onu mehdi olarak gördüğünü söylüyormuş.
 
Bakın her sistemde aşırılıklar olabilir. Bu haber veya duyum doğru da olabilir. Bugün Atatürkçü olduğunu söyleyen fakat gerçek Atatürkçü olmayan pek çok kişi var. Atatürkçülüğü çıkar amaçlı kullanan pek çok kişi var. Her sistemde olduğu gibi Atatürkçülüğü aşırı tepkiler vererek benimseyenler var. Bu aşırılıklara ve saplantılı davranışlara bakıp Atatürk’ü nasıl suçlayamazsak, Gülen Hoca’yı da bu aşırılıklarla suçlayamayız. Suçlarsak bu ikiyüzlülük olur.
Bakın bu konuda ne söylemiş lütfen okuyun.
Bir insanı yargılamak için az önce söylediğim gibi bir de konu hakkında altyapınızın olması gerekir. Ama birçok kişi konu hakkında bildiği, duyduğu, öğrendiği azıcık bilgi ile, nerede ise profesörlüğünü ilan ediyor. Bunu birçok yazar da ve çeşitli yorumlarda da açıkça görebiliyorsunuz. Başkasından duyduğu yarım yamalak bilgiye nasıl güveniyor da, ilim irfan sahibi kimselerin bile çekindiği fetva makamını kendisine layık görebiliyor, inanın buna hayret ediyorum. Bir insanı kolayca yargılıyor dinden çıkarıp, hüküm verebiliyor.. 
Arapça bilmeden, fıkıh, hadis, tefsir, siyer, akaid gibi ilimleri okumadan, sünnet nedir, icma nedir, kıyas nedir bilmeden Kur’an_ı Kerim’in ayetlerini açıp yorumlar yapabiliyor ve hatta hükümler çıkarabiliyor.
Bir ayeti, önünü sonunu bilmeden, ne zaman hangi durumda ve niçin indirildiğini araştırmadan kendi kafasına göre çıkarımlar yapabiliyor.
Ne alimlerimiz(!) varmış inanın şaşırıp kalıyorum.
 
Bir kişiyi karalarken, bildiğini değil, etrafında fısıldananlara inanıp, bunlarla iftira atıyor. Kaynağa bakıyorsunuz, hep o malum gruplar. Onlarca kez, yüzlerce kez tekzip edilmiş basın kaynakları. Lanetlenmiş, yaptığı provokasyon haberleri defalarca yalanlanmış, uydurma çarpıtma haberleri defalarca ortaya çıkarılmış haber kaynakları. Bunlara güvenip, bunlara sığınıp, onların sözcüsü gibi ortaya atılanlar var. Hakikat elbet ortaya çıkarılıyor.
Tıpkı daha baskı izi kurumadan yalan olduğu ortaya çıkan Gülen’in bağış haberi gibi. Bu haberin çarpıtıldığı oratay çıktı. Bu asılsız haberi kaynak gösterenler acaba hiç mi vicdan azabı çekmiyorlar?
Yaklaşık 20 yıldır Fethullah Hoca haksızlığa ve iftiralara uğruyor. Belki yüzlerce kez haberi yapıldı. Yine binlerce kez iftiraya uğradı. Bütün iftiralara verdiği cevaplar,o basın kaynaklarına yapılan tekzipler var. Tek tek ele almaya kalkarsanız sayfalarca sürer.
 
Bu konuyu merak edenler, yargısız infaz yapmadan önce bir kez de Fethullah Hoca'nın yanıtlarını okusun. Bu konuda alın size bir site. Okuyun ve lütfen başta bahsettiğim gibi içten ve samimi olarak anlamaya çalışın.
 
Eminim sizlerde yapılan haksızlıkları göreceksiniz...
 
 
Mirza Özbekoğlu, Son Sayfa
 

6/11/2006

OKLAHOMA ÜNİVERSİTESİ'NDE "FETHULLAH GÜLEN" SEMPOZYUMU

OKLAHOMA ÜNİVERSİTESİ'NDE
 
"FETHULLAH GÜLEN" SEMPOZYUMU
 
Oklahoma Üniversitesi'ndeki Gülen sempozyumunda Müslüman'ın hayatta en büyük modelinin Hz. Muhammed (sas) olduğu vurgulandı. Gülen'in hoşgörü anlayışına dikkat çeken uzmanlar, teşvik ettiği eğitim faaliyetlerinin önemine işaret etti.
ABD'de bu yıl ikincisi gerçekleştirilen "Günümüz Dünyasında İslam: Düşünce ve Pratikte Fethullah Gülen Hareketi" sempozyumu, Oklahoma Üniversitesi'nde devam ediyor. Üniversite Forum Salonu'nda yapılan oturumlarda bilim adamları Gülen'in fikirleri çerçevesinde değişik konuları ele alıyorlar.
İlk gün 4 oturum boyunca Gülen'in fikirleri, değişik boyutlarda ele alındı. İlk oturumda konuşan Michael Fontenot, çeşitli çevrelerde paradoks olarak görülen "İslam-bilim ilişkisi" hakkında Gülen'in değerlendirmelerinin çok sağlıklı olduğunu ifade etti.
Fontenot, "Gülen, bir araya gelemez gibi görünen iki fikri buluşturabilmiş birisi. Modernizm sonrasında Hıristiyanlar, bilim ve teknolojinin kontrolünü ellerinden kaçırdılar. Ancak, bu fırsat Müslümanların ellerinde güvende." yorumunda bulundu.
       
Houston Üniversitesi'nden Doğan Koç, Gülen'in "tasavvuf" şeklinde adlandırmayı uygun gördüğü, sufizm yorumu hakkında konuştu. Ted Dotts, Gülen'in ortaya koyduğu birlikte yaşama anlayışını, 18. yüzyılda yaşamış filozof John Wesley'nin öğretileri ile birlikte değerlendirdi.
Dotts, Gülen'in ısrarla üzerinde durduğu tolerans düşüncesinin, dünyada demokrasinin gelişmesi ve olgunlaşmasına katkı sağlayacağını savundu. Oklahoma Üniversitesi'nden Tom Boyd, Gülen'in, dinlerine bakılmaksızın dünyadaki tüm insanların üzerinde ittifak edebilecekleri ahlaki değerlere işaret ettiğini vurguladı.
Boyd, "Günümüzde diyalog, karşımızda devam ettirilmesi çok zor bir konu olarak dursa da, sorunların aşılmasında tek yol olduğu bir gerçek." dedi. Boyd, Gülen'in laiklik ile dindarlığı bağdaştıran "orta yol" anlayışının, Amerika'da da ılımlı ve liberal Hıristiyanlarca da olumlu karşılanacağını söyledi.
 
Central Oklahoma Üniversitesi'nden Theresa Vaughan, Fethullah Gülen'in sanata, bilim ve teknoloji kadar önem verdiğini belirtti. Gülen'i, "bir şair olarak sözün sanatını yapan bir sanatçı" olarak nitelendiren Vaughan, "Tutucu geçmişten gelen öğrencilerim bile Gülen'in fikirlerini anlayabiliyorlar." diye konuştu.
Rice Üniversitesi'nden Jill Carroll, bugüne kadar büyük filozof ve bilim adamlarınca defalarca gündeme getirilen, "başkalarını da kabul etme" anlayışının, Gülen tarafından geniş anlamda hayatta pratiğe döküldüğünü kaydetti. Carroll, Gülen'in diyalog çalışmalarında ortaya koyduğu "insana saygı" fikrini, ünlü Alman filozof Immanuel Kant'ın düşünceleri ile karşılaştırarak Gülen ve Kant'ın insana bakışındaki benzerliği tartıştı.
Bu çerçevede bir kitap yazdığını anlatan Carroll, burada Gülen'in düşünceleri ile Kant, Mill, Konfüçyüs, Eflatun ve Sartre gibi filozofların düşüncelerini "karşılıklı diyalog" şeklinde değerlendireceğini söyledi.
   
Central Oklahoma Üniversitesi'nden Theresa Vaughan, Fethullah Gülen'in sanata, bilim ve teknoloji kadar önem verdiğini belirtti.
Gülen'i, "bir şair olarak sözün sanatını yapan bir sanatçı" olarak nitelendiren Vaughan, "Tutucu geçmişten gelen öğrencilerim bile Gülen'in fikirlerini anlayabiliyor." diye konuştu.
Oklahoma Üniversitesi'nden Barbara Boyd, Gülen'in teşvikleri ile Türkiye'de kurulan okulların, günümüz dünyasının en verimli eğitim modellerinden birisi olduğunu bildirdi.
Teksas Tech Üniversitesi'nden Sheryl Santos, dünyada görüşlerini anlatan birçok önderin bulunduğunu vurgulayarak, "Ancak bunlardan çok azı, insanları, herkesin kabul ettiği olumlu bir yönde harekete geçirebilmiştir. Gülen de bunlardan birisidir." dedi.
Prairie View A&M Üniversitesi'nden Alp Aslandoğan, Gülen'in çalışmalarına, Türkiye'de destek veren önemli çoğunluğun yanında eleştirel yaklaşanlar da bulunduğunu söyledi. Aslandoğan, "Geçmişi karanlık bu çevrelerin kötü niyeti ve önyargısı, zaman geçtikçe daha iyi anlaşıldı. Bazı çevrelerin yaptıkları yolsuzlukları örtmek, gündemi değiştirmek için Gülen'i karalama yoluna gittikleri ortaya çıktı." diye konuştu.
 
 
Gülen'in AB üyeliğine desteği önemli
İngiltere Derby Üniversitesi'nden Paul Weller tebliğinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği tartışmaları karşısında Fethullah Gülen'in tavrını irdeledi.
Gülen'in öğretilerinin, devam eden tartışmayı olumlu yönde ivmelendirecek bir yapıya sahip olduğunu savunan Weller, "Tavsiyeleri çerçevesinde hareket eden insanların meydana getirdiği topluluk, içte ve dışta, Türkiye'nin genişlemesine yönelik toplumlar arasında ihtiyaç duyulan diyaloğu sağlayabilir." dedi.
Gülen'in Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini, yerel boyutundan ötede, global bir çerçevede değerlendirdiğini vurgulayan Weller, "Fethullah Gülen, İslami camianın tepkisine rağmen, Türkiye'nin tam üyeliğine desteğinde çok açık oldu. Üyeliği uzun zamandan beri desteklediğini açıkladı." diye konuştu. Weller, Gülen'in düşünce ve öğretilerinin, Türkler ve Avrupa Birliği ülkeleri sivil toplumları arasında ihtiyaç duyulan, sosyal, kültürel ve dinî iklime olumlu katkı sağladığını ifade etti.
 
Peygamber sevgisini anlamaya çalışalım
İslam uzmanı Akbar Ahmed, Müslümanlar için Hz. Peygamber'in önemini anlattı.
Her milletten Müslüman'ın hayattaki en büyük modelinin Hz. Muhammed olduğunu vurgulayan Ahmed, O'na yönelik saldırıların, sadece diyalog karşıtlarının işine yaradığını, özellikle kırsal bölgelerdeki cahil Müslümanları, başkalarına karşı kinlendirdiğini savundu.
Ahmed, salonda kendisine soru soran bir gence, "Sen, Hz. Muhammed için ne söyleyeceksin?" karşı sorusunu yöneltti. Bir süre yutkunan genç, gözyaşlarını tutamayıp, "Gözyaşlarımdan başka bir şey diyemem." cevabını verdi.
Bunun üzerine Ahmed, "Peygamberin ismi geçtiğinde ayağa kalkan, gözyaşlarını tutamayan Gülen gibi, bu gencin tavrına dikkat edin.
Salonda Müslüman olmayan dinleyiciler belki zorlanacaklar; ancak Müslümanların peygamberlerine sevgisini anlamaya çalışın." şeklinde konuştu.

27/10/2006

47 Yıl Önce Akmescit'te Başlayan Serüven (2)

1.bölüm için http://www.blogcu.com/blackroser/1197311/ tıklayınız...
 
Mehmet Çamlıöz Anlatıyor

Fethullah Gülen Hocaefendi 1959 yılı Ramazan ayından önce Edirne'ye gittiğinde akrabası Hüseyin Top Hoca ona sahip çıktı. Müftü vekili İbrahim Efendi'nin huzurunda imamlık imtihanına sokarak vazife verildi. İlk vazifesi Yıldırım Mahallesi Akmescit Camii'nde ramazan hocalığı yapmaktı. Henüz askere bile gitmemiş genç Fethullah Hocaefendi ilk vazife yaptığı bu Akmescit Camii'nde cemaatle hemen kaynaştı ve onlarla sohbetlere başladı. Orada ramazan boyunca bir ay gibi kısa bir müddet kalmasına rağmen sözleri, davranışları ve temizliği çok dikkat çekti. Muhip ve Mehmet Çamlıöz kardeşler Yıldırım Mahallesinde oturuyor ve babaları Halil Çavuş da mahalle ihtiyar heyetinde birinci aza idi. Ramazan ayı boyunca Hocaefendi'nin vaaz ve sohbetlerini bırakmayan Muhip Çamlıöz ve kardeşi Mehmet Çamlıöz Hocaefendi'nin peşini bırakmamışlardı. O günlerde askerden yeni gelmiş olan Mehmet Çamlıöz Fethullah Hocaefendi'ye akşamları yemek götürüyordu. Fakat Hocaefendi yalnız yemek istemiyor "gel beraber yiyelim" diyor ve oturup beraberce iftar ediyorlardı. Mehmet Çamlıöz o günleri şöyle anlatıyor:

—Öncelikle aileniz ve kendiniz hakkında bilgi verir misiniz?

5 Mart 1936 Edirne doğumluyum. Babamın adı Halil, annemin adı Zehra hanım. Babama Çavuş Ağa da derlerdi. Biz iki kız, iki erkek dört kardeşiz. En büyüğümüz ablam, Muhip ağabeyim, ben ve en küçüğümüz de kız. Yıldırım Hacı Sarraf mahallesinde oturuyoruz. 1949'da ilkokulu bitirdim. 1950'de sanat okuluna kaydoldum fakat okulu bitiremedim. Maalesef buradan mezun olamadım. Ortaokul diplomasıyla kaldık.

Sanat okulunu bırakınca Alpullu[1] Şeker Fabrikasında marangoz atölyesinde çalışmaya başladım. Benim askerlik yaklaşırken 1955 yılında ağabeyim asker oldu. Ağabeyim askere gidince babam bana mektup yazdı. Çiftçilik yapıyoruz o zaman, hayvanımız falan da var. Babam "Burada yalnız kaldık ağabeyin askere gitti, ne olur eve gel, bizim size ihtiyacımız var" diye yazınca şeker fabrikasını bıraktım ve Edirne'ye geldim. Ağabeyim askerdeyken benim de askerliğim çıktı. Fakat ağabeyim askerde diye benim askerliğimi bir sene tehir ettiler. Ağabeyim askerden gelince 1957'de bu sefer ben askere gittim. 1959 yılı Ramazan[2] ayı girmeden terhis oldum.

—Fethullah Hocaefendi'yle tanışmanız nasıl oldu?

1959 yılı Ramazan ayına tekabül eden günlerde askerden terhis olmuş ve artık Edirne'deydim. Hüseyin Top Hocamız, Fethullah Hocaefendi'yi mahallemize ramazan hocası olarak getirdi. Önceki senelerde olduğu gibi her sene ramazan hocası gelirdi.

Hocaefendi bizim Yıldırım mahallesine geldiğinde ilk akşam bizde misafirdi. Ben de evdeydim. O akşam Allah ne verdiyse yedik. Babam bana "hoca seninle beraber kalsın" dedi. Fakat Hocaefendi kabul etmedi. "Kesinlikle olmaz, biz ev tuttuk, ben o eve gideceğim" dedi. Sahur yemeğini vermemiz lazımdı. "Bana bu yemeklerden bir parça koyun ben giderken götürürüm" dedi. Önce teravih namazına gittik. Teravihten sonra kaldığı evine gitti, ona ayırdığımız yemeği de götürdü. Bir iki akşam da evlere yemeğe götürdük onu.

Bir akşam babama " Çavuş Ağa beni evlere götürmeyin, göndermeyin, çok müsriflik oluyor. Çok yemek yapıyorlar, bu da bana zor geliyor, Allah ne verdiyse siz bana birazcık gönderin, bir çorba, bir yemek yeter" diyor.

O Ramazan ayında da ilk defa Hocaefendi ile tanışmış olduk. Ramazan boyunca akşamları Hocaefendi'ye yemek götürülmesi gerekiyordu. Çünkü Hocaefendi'nin kendi başına yemek yapacak imkânı yoktu. Kap kacak ve yemek malzemesi gibi şeyleri tedarik etmesi zordu. İmkânlar kısıtlıydı. Sanıyorum parası da yoktu. Edirne'ye henüz yeni gelmişti. Elinde bir tek tahta bavulu vardı. O mahallede kalıp kalmayacağı belli değildi. Nitekim Ramazan ayından sonra da Üçşerefeli'ye geçti zaten. O zaman evvelki senelerde olduğu gibi gelen hocaların yemek ve barınma işleriyle babam ilgileniyordu. Bizim evde pişen yemeklerden Hocaefendi'ye yemeği ben götürüyordum. Mahalleden de sırayla Hocaefendi'nin yemeğini karşılıyorduk.

Hocaefendi o zamanlar bizimle çok iyi görüşüyor ve sıcak davranıyordu. Büyük insanlarda görebileceğimiz bir olgunluk vardı üzerinde. Askerden daha yeni gelmiştim. Kur'an ve dini bilgilerimiz yoktu. Kendisi askere gidinceye kadar iki sene boyunca ona talebelik yaptım. Kur'an okumayı ve alfabeyi o öğretti bize, Allah razı olsun. Babam Hocaefendi'yle çok iyi görüşürdü. Hüseyin Top hocamız babama "Çavuş Ağa, bu getirdiğim arkadaş çok titiz, boğazını pek sevmez ama ne olur temiz olsun, bir kap olsun fazlaya kaçmasın" diye tembih ediyor. Babam bunu öğreniyor ve ona göre davranıyordu.

Rahmetli babam bana "Bak oğlum şöyle bir durum var. Mahallemizde ihtiyar insanlar var, bunlar hocaya her gece yemek götüremezler, bunların yemeklerini sen götürür müsün hocaya?" dedi. Niye götürmeyeyim, tabi ki götürürüm dedim. 15 gün boyunca Hocaefendi'nin kaldığı eve akşamları yemek götürürdüm. Kalanını da sahurda yerdi, sahur için ayrıca yemek istemezdi.

Yemekteki müsriflik olayına gelince, yemek götürdüğüm zaman bana "ne olur sen de kal, beraber yiyelim" derdi. Hocam bir kişilik yemek getirdim, ben de yersem aç kalırsınız derdim. Sen merak etme bize yeter derdi. Ondan sonra birkaç akşam fazla yemek getirdim, beraber yedik. Onun yediklerini görünce "Hocam senin iki seferde yediğini ben bir seferde yiyorum" dedim. Sen gençsin, ben senden yaşlıyım derdim. Hocaefendi ile aramızda iki yaş vardı. Ondan iki yaş büyüktüm ama büyük olan, büyükçe davranan oydu

—Hocaefendi Ramazan boyunca nerede kalıyordu?

İlk geldiğinde 15 gün kadar Akmescit Camii'nin yakınındaki evde kaldı. O ev Fevzi Balnik isminde bir amcaya aitti. O amca da Hüseyin Top'un kayınpederinin abisi. O evde Şaban hoca ile beraber kalıyorlardı. Şaban Hoca şu an hala sağ. Emekli oldu. Akmescit Camiine giderken yolun üzerindeydi ev. O evi sonradan Şaban hoca aldı. İşte Hocaefendi orada 15 gün kaldı. Ondan sonra Fatma Hanımın evine geçmişti.

Hocaefendi geldikten 15 gün sonra mahallemizden yaşlı bir kadın olan Fatma teyze babama gelerek "Hocayı ben misafir edeyim, yemeğini ben vereyim, kimse gücenmesin darılmasın, benim böyle bir sevap işlemeye çok ihtiyacım var" diyor. Babam da bunu Hocaefendi'ye söylüyor.

Bu kadın çok oldu öleli, torunları var şimdi. İsmi Fatma Lap idi. Hocaefendi bu yaşlı teyzenin teklifini kabul ediyor. Gidip evini görüyor. Hocaefendi'ye ramazanın son 15 gününde o kadıncağız yardımcı oldu. Kadınlar Hocaefendi'nin sohbetlerini camide duyunca "Ne olur sabahları bize bir saat ya da yarım saat vaaz ver" demişler. Hocaefendi o teyzenin isteği üzerine vaaz vermeyi kabul ediyor. 15 gün Fatma Hanımın evinde kadınlara vaaz verdi.

—Hocaefendi'nin o zamanki duruşu, hali tavrı nasıldı?

Ramazanda geceleri teravih namazından sonra odasında toplanırdık, sohbet ediyordu bize. Soru soranlara cevaplandırıyordu. Vakurdu, sinirlenmezdi, çok sakindi. Aynen bugünkü gibi gözlerimin önünde duruyor. Şimdiki hali daha sarışın fakat o zamanlar karagözdü yani. Ramazan boyu hep aynı pantolonu, aynı ceketi giyerdi ama görsen sanki hiç giyilmemiş gibiydi. Artık gece mi temizlerdi, gündüz mü temizlerdi bilemem ama giyimi çok temizdi. Ona "Hocam nasıl yapıyorsun, ceketin, gömleğin, pantolonun hep ütülü" derdik. Siz ona karışmayın derdi bize.

—Hocaefendi Ramazan ayı dolayısıyla geçici imamlık için geliyor fakat buradan onu salmak istemiyorlar. Ramazanın sonunda valizini hazırlamış Erzurum'a dönmek üzereyken esnaf veya mahalleliler -babanız da onların içinde olabilir- gitmemesi yönünde baskı yapıyorlar. Bu olayı hatırlıyor musunuz?

O kısmı pek hatırlamıyorum. Burada kalmasının nedeni Hüseyin Top idi zannediyorum. Onun akrabasıymış. Burada Yıldırım'da bir ay kalınca mahallenin ileri gelenleri Hocaefendi'yi kaçırmak istemediler. Konuşmalarıyla, davranışlarıyla çok beğenildi. Hatta onu evlendirmek bile istediler. Ama Hocaefendi kesinlikle kabul etmedi.

Hüseyin Top Hocam, Yıldırım'dan evlenmişti. O zaman kimin kızını isteseler Hocaefendi'ye verirlerdi burada. Babam, Hocaefendi'ye gidip "böyle bir teklif var, ne diyorsun" diye fikrini soruyor. Fakat kabul etmiyor. Öyle bir şeyi kesinlikle kabul etmiyorum ve öyle bir niyetim yok diyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 1959 yılı Ramazan ayında Edirne'de görev yaptığı Akmescit Camii

-Hocaefendi sizin mahalleden ayrıldıktan sonra 1961 Kasım ayında askere gidene kadar Üçşerefeli Cami'de kalıyor. Yine irtibatınız devam etti mi?

Hocaefendi Üçşerefeli'ye gidince fazla sık görüşmüyorduk. Vaazlarına sohbetlere ve derslerine gidiyorduk tabii. O zaman Ekrem Aktaş Hoca vardı Eski Cami'de. O çok ateşliydi, hatta bir ara cezaevine de girmişti.

Üçşerefeli'ye gidince Hocaefendi'ye Kaleiçi'nde bir ev kiralamışlar. Kaleiçi'nde o eve gelip giderken kadınlara rastlıyormuş. Bunu Hüseyin Top Hocaya söylüyor "ben burada kalamayacağım, çok sıkılıyorum, caminin penceresi büyük, orası bana yeter" diyor ve orada iki sene kadar kalıyor.

1960 sonunda Lalapaşa'ya gittim. Ondan sonra Hocaefendi ile irtibatımız kesildi. Lalapaşa'da 14 sene kaldım. Bir sene Tekirdağ'da kaldım. 8 sene de Lüleburgaz'da kaldım. 1982 yılında emekli oldum.

-Edirne'de Hocaefendi ile birlikte olan insanlardan kimleri hatırlıyorsunuz?

Mesela Muhip ağabeyim var. Hocaefendi'yi çok sever. Hocaefendi buradan İzmir'e gidince onu ziyarete bile gittiler. Kabzımal Turgut abi, Hamdi Esenkal, Karaağaçlı Mehmet Yerli, İsmail Gönülalan bunların hepsi Hocaefendi'yi çok seviyorlardı. İki ayağı kesik Ahmet Bey adında topal bir arkadaş vardı. Allah rahmet eylesin vefat etti, onun arabasıyla bir kaç kez İzmir'e gittiler. Ahmet Bey talebelere yardımcı olurdu. Vefat edeli bir sene oluyor.

-Hocaefendi askere giderken uğurlayanların içinde siz de var mıydınız?

Hayır, yoktum o zaman ben Lalapaşa'ya gitmiştim. Ondan sonra bir daha Hocaefendi ile yüz yüze görüşmek nasip olmadı. Edirne'ye geldiğinde de görüşemedik. İrtibatımız olmadı. Muhip ağabeyim ziyaretine gittiğinde selam söylerdik. "Size yemek taşıyan kişi benim kardeşim Mehmet, size selam gönderdi" dermiş.

Netice İtibariyle

Evet, 47 yıllık serüvenin ilk durağı olan Edirne Akmescit'ten iki tablo gözlerimizin önüne geldi. Hayatının baharında, 19 yaşında, kara trenle Edirne'ye doğru elinde tahta bavuluyla çıktığı yolculuk halen devam ediyor. Hüzünler, gurbetler, hapisler, mayınlı tarlalar, kürsülerdeki göz yaşları, yokluk ve zorluklar hep o tahta bavulunun içinde… İşte o serüvenden bazı dönemeçler…

  • Yedi sene Edirne ve Kırklareli hayatı, (1959-1966)
  • Dört sene İzmir Kestanepazarı hayatı, (1966-1970)
  • Bir seneye yakın muhtıra ve tutukluluk dönemi (1971)
  • Üç seneye yakın Edremit hayatı, (1972-1974)
  • İki sene Manisa hayatı, (1974-1976)
  • Dört sene İzmir Bornova hayatı (1976-1980)
  • Dokuz sene cami kürsülerinden uzak kaldığı 12 Eylül dönemi, (1980-1989)
  • Üç sene başta İstanbul olmak üzere Türkiye'de cami cami dolaşıp fedakar Türk insanının ufkunu dünyaya açtığı vaaz ve sohbetler dönemi, (1989-1991)
  • 1991'lerden itibaren Ebedi Risalet sempozyumlarıyla başlayan ve bir ömür boyu ruhunda, gönlünde mayaladığı Türkiye'nin dünyada saygın bir yere sahip olma düşüncesi için eğitim faaliyetlerini teşvik ettiği bir dönem başladı. 1994'ten itibaren de dünyada gittikçe artan medeniyetler çatışmasına bir set oluşturması amacıyla hoşgörü ve diyalog adımlarını atması, gazetelerde, televizyonlarda ve Yazarlar Vakfı'nın iftarları gibi değişik platformlarda yaptığı konuşmalarla gündemin en dikkat çekenleri arasında yer aldı. (1991-1999)
  • 1999'dan bu yana, son sekiz seneden beri de ABD yaşamak zorunda kalması. Bütün bunlar Edirne Akmescit'te başlayan serüvenin birer halkası… Bundan sonrasını da Allah bilir… (1999-2006)

İşte size 47 yıllık bir serüven… Hepsi o tahta bavulunun içinde taptaze duruyor.
19 yaşında, hayatının baharında, kader onu diyardan diyara savuruyor,
Evler, evlenmeler, makamlar mansıplar peşinden koşturuyor,
Oysa o, milletinin ve ülkesinin derdinde yanıp kavruluyor,
İnsanlar onu anlatıyor. Hadiseler onu anlatıyor,
19 yaşında Akmescit'te bir delikanlı geleceğe böyle başlıyor.


[1] Alpullu, Kırklareli ilinin Babaeski ilçesine bağlı bir kasabadır. TCDD İstanbul-Kapıkule yönünde olup, Alpullu demiryolu istasyonu bulunmaktadır. Kasaba, temeli 25 Aralık 1925 tarihinde atılmış, 26 Kasım 1926 tarihinde işletmeye açılarak Türkiye'de ilk şeker üretimi yapmış olan Alpullu Şeker Fabrikası ile birlikte gelişmiştir. 1964 yılında belediye statüsüne geçmiştir.

[2] 1959 yılında Ramazan ayı 11 Mart'ta başladı ve 8 Nisan'da sona erdi.

 

tr.fgulen.com

 

« Önceki ::