Whitelily

22/6/2007

Arkamda bir dağın yıkıldığını hissettim...

17.06.2007
============ ========= ========= ========= ========= ==
 
Arkamda bir dagin yikildigini hissettim

Yol boyunca, Anamin “Oglum! Babaniz, alaca bir gomlek icin, bir sene boyunca koydeki bir ailenin hizmetinde calisti. Ne yokluklar gorduk biz.” deyisi acilarla dokunmus siyah bir gomlek gibi ruhumun sirtina gecmisti…
1995 yilinin tam Haziran ortasiydi.Gecenin karanliginda, aci haberin merkezine dogru yolculuk basladi,Ankara' dan
Koy yollarinin kivrimlarinda yavaslayan arabamiz, kivrimlardan kurtulunca bir siyah kuheylan gibi akiyordu.
Tenha dereler, sarp tepeler geride kaldiginda gun de isimisti.
Son tepeyi astigimizda once caminin minaresi gorundu.
Sonra yavas yavas tamamlanan bir resim gibi vadiye yayilmis butun bir koy.
Bir zamanlar sesime ses veren, kaval sesine doymus karsi daglar, gunese her sabah bagrini acan yamaclar butun heybetiyle karsimdaydi.
Mazideki o guzel gunler, hayalimin buyulu bahcelerine gelip otururken, vadiden tepelere dogru da hazin bir salâ sesi yayiliyordu.
Agabeyimin sesiydi bu… Babamin salâsini okuyordu… Ezani dogdugunda kulagina okunmustu. Hayat, ezanla salâ arasi kadar bir zaman dilimi.
Istasyondan koye uzanan yolun solundaki koy kabristanina kadar gelmistik.
Biraz sonra onu buraya getirecektik.
Salâ sesi ansizin kesildi.
Sicak yaz ruzgârlari, yuregimin yanginlarina yeni alevler tasiyordu.
Agabeyim salânin arkasini getirememisti.
O gun, bir elimin bosta kaldigini, arkamdaki koca bir dagin yikildigini hissettim.
Hep elimden tutan insani kaybetmistim. Elimden tutarak camiye, tarlaya, okula, koy odasina ve okumak icin sehre hep o goturmustu beni.
Biz biraz sonra babami buraya getirecektik.
Bir elim bosta kalmisti…
Karsi daglar yerinde dursa da icimde bir yuce dag yikilmisti.
Cuma namazini muteakip, camiden mezarliga dogru omuzlar uzerinde sukun icinde ilerliyordu babam.
Koy meydanindaki cam agaclarinin uzerinde kumelenmis kuslar ayrilik sarkilari soyluyordu.
Yazlari koyumuze gelen leylekler sogut basindaki yuvalarindaydilar. Ana leylek agzinda yiyecekle suzulerek indi yuvasina. Yavrular, analarini gorunce agizlarini acmaya basladilar.
Cenazeye arkadan yetisenlerle birlikte buyuk bir kalabalik sessizce tasiyordu babami.
Bir omur boyu gectigi evlerin onunden, dar sokaklardan son defa geciyordu. Suyunu cok sevdigi yukari cesmeye de donup bakmiyordu bile.
Bir kus gibi kalabaligin kanatlariyla, yuvasina geri donmemek uzere, usul usul ucuyordu. Kalabalik harman yerini ikiye bolen yola kadar gelmisti.
Icimi buruk bir aci kapladi…
Seher poyrazinda harman savurdugumuz, gunesin bagrinda duven surdugumuz harman yerinden geciyorduk.
Cift surmeyi, tirpan bicmeyi, harman savurmayi ondan ogrenmistim.
Leyla ile Mecnun'un, Ferhat ile Sirin'in, Kerem ile Asli'nin hazin hikâyelerini de.
Kur'an okumayi, namaz kilmayi, gece yatarken dua etmeyi, peygamberlerin hayatini, sahabelerin kahramanliklarini once o anlatmisti.
Calismanin erdemini de…
Ilk ogretmenimi kaybetmistim.
Koyumuzde radyonun olmadigi yillarda ilk yanik turkuleri de ondan dinlemistim.
Simdi o yanik turkuler acili bir agit gibi yankilaniyordu acilarin harman oldugu yamaclarda.
Bir alaca gomlege bir yil hizmet eden babam, simdi bembeyaz elbiseler icinde son yolculuguna ugurlaniyordu…
Kuru bir mese agacinin onunden geciyorduk.
Benim savruldugum anda, hafif esen bir ruzgâr da onun son yapraklarini savuruyordu.
Anamin pisirdigi acili sicak tarhana corbalarini, kasigin sapiyla icindeki saman coplerini ayiklayarak bu agacin altinda icerdik.
Acilar, hatiralar hirpaliyor bitkin bedenimi ve harman gibi bir uctan diger uca savuruyor beni.
Koyden sehre gidecek kadar parasi olmayan babam, agabeyimle birlikte elimizden tutarak, okumamiz icin Usak'a bu yoldan goturmustu bizi…
Annem, okul harcligimizi bazen komsulardan hatta ilkokul ogretmenimizden bile borc istedigini cok sonralari anlatti bize.
***
Daha bir yil oncesi, 1994'un yaziydi.
Koye gittigimde “Oglum camimizin durumu hic de iyi degil, tamiri de kabil gorunmuyor, en iyisi mi bunu yikarak yeniden yapmali ama neresinden baslayacagimizi da bilemiyoruz. 'Ben birkac kisiyi koy odasina toplayayim da bir konusalim.' demisti.
O gece koy odasinda yapilan mutevazi toplanti buyuk ve guzel caminin insasi icin bir baslangic olmustu.
Insaatin betonlarini sular, zayi olmasin diye de civileri dogrulturmus.
Israfi hic sevmezdi. Bir omur boyu ayni cakiyi, ayni deri kemeri kullandigini hepimiz biliriz.
Bir persembe gunu ikindiye kadar calistiktan sonra kendini pek iyi hissetmiyor ve eve geliyor.
Anam, kapinin onunde komsu kadinlarla oturuyor.
“Siz oturun; ben abdest alip camiye gidecegim” diyor ve iceri giriyor.
Ezan okundugunda hâlâ cikmayinca; Anam, 'bir bakayim' diye iceri girer. Bir de ne gorsun, babam boylu boyunca uzanmis yerde yatmaktadir.
Bu son cigligi hic duymamistir bile... Abdestini tamamlayamamis, ayaginin biri kalmistir.
***
Kabristana girmistik.
Kalabalik bir topluluk onu ugurlarken, yine kalabalik bir topluluk onu bekliyordu.
Yanik sesiyle her seher sabah ezani okuyan Aziz Amca orada yatiyordu.
Aman Allah'im o ne ezandi! Yataklarimizdan dogrulur onun ezanini dinlerdik. Etraftaki daglarin taslarin sukûn kesildigini hissederdik. Simdi sukûn icinde yatiyordu.
Kara Mustafa Dayi da oradaydi. Âmâ gozleri ile yaz kis demeden her vakit namazini mutlaka camide kilan bu heybetli insan boylu boyunca yatiyordu. 'Saati nasil biliyorsunuz' dediklerinde; “Seherde horoz uc kere ottu mu sabah vakti girmistir, ben evden cikarim.” derdi.
Bir Kur'an adami Faik Dede de oradaydi. O cocuklarin sevgilisiydi. Mutevazi kabrinde, bir dervis edasiyla sessizce duruyordu.
Zengin-fakir, genc-ihtiyar, iyi-kotu ayirt etmeksizin zaman degirmeninin oguttugu herkes oradaydi.
Okumamizda buyuk katkilari olan dedem, anneannem, dayilarim ve daha niceleri… Hepsine rahmet diliyorum.
***
Koylulerinse derdi baskaydi.
Kendi aralarinda, “Suleyman Efendi gitti, simdi camiyi nasil tamamlayacagiz” diye konusuyorlarmis. “Basimiza sardi ve birakti gitti” demeye getiriyorlardi.
***
Duyan herkes akin akin koye kosmustu. Usak'tan, Ankara'dan bazi vefakâr dostlar da gelmislerdi. Mezar basinda, uzaktan yakindan gelenlere tesekkur etme isini agabeyim bana tevdi etti.
“Sevgili Babacigim!
Hayatinda her seyi yarim biraktin gittin.
Iyi evlat yetistirmek buyuk bir hayalindi ama olmadi. (Tabii kendimi kastederek)
Abdest almak istedin o da yarim kaldi.
Cami yaptirmaya niyet ettin o da bitmedi…”
Ben hickiriklarimi tutamiyordum.
Yuregi yaz gunesi gibi comert insanlari harekete gecirmeye yetmisti bu sozler.
Vefakâr ve degerli dostum isadami Hamit Bey, her zamanki gibi soze girdi ve “arkadaslar bu caminin bitmesi icin gerekli parayi burada toplamamiz lazim. Suleyman Amca vefat ettiyse de bayrak yerde kalmamali” dedi.
***
Cami kisa surede bitirilmisti.
Koyluler, “Suleyman Efendi'nin olumu mu yoksa dirisi mi daha cok hizmet etti anlayamadik” dediler.
Bir yil sonra samimi dostlarim Alaeddin Kaya, Serif Ali Tekalan, Aysal Aytac ve Hazim Beylerle koye gittigimizde cami ibadete acilmisti ama babam yoktu.
Bir alaca gomlek icin bir yil calisan, cocuk yasta sabanin arkasinda duse kalka yuruyen babamin yoklugunu o gun derinden hissettim…
Hic kimse babam gibi sarilmiyordu boynuma.
Eve geldigimde anam tek basina karsiladi bizi.
Koca kapinin onunde bir yalniz guvercin gibi duruyordu. Birden huzun coktu icime. Hep birlikte girdik iceriye.
Aysal Bey'in okudugu Bingol Cobanlari'yla eski aci tatli hatiralar, yoklukla yogrulmus yillar yeniden gelip oturmustu icimize.
Bizi okutarak, yillarin gectigini vahsi daglarda kuzulardan ogrenmekten kurtaran babalarimizi sukranla ve rahmetle andik.
En zor da o yil koyden ayrilmak oldu. Her yil anam babamla birlikte, evin onunden ugurlardi bizi.
O yil, bir yarali guvercin gibi yalniz ugurladi bizi anam.
O hâlâ yalniz.
Gelin bu gun hep birlikte, aramizdan ayrilan butun babalara, hasretle “Haziranlasan” yureklerimizden simsicak Fatihalar yollayalim.

26/5/2007

KELİMELERİN TÜKENDİĞİ YERDE İCRAATLAR KONUŞUYOR

KELİMELERİN TÜKENDİĞİ YERDE İCRAATLAR KONUŞUYOR

Kıymetli Dostlar;

        Kimileri Türkiye'ye ve Türkçe'ye hizmet işinin türküsünü söyler, kimileri öyküsünü yazar sadece. Kimileri de icraatını yapar. Ve kelimelerin bittiği yerde icraatlar konuşur, gözler kamaşır, hasımlar çatlaşır.

      Vatan sevdalısı birileri var ki; anadan, yardan, yuvadan kilometrelerce uzakta, okyanus ötelerinde, onlarca ülkede sahabi ruh ve düşüncesiyle kültürüne ve inancına düşüncenin icraatını yapar.

      Bazılarının hayâli bile yetişemiyor yapılanlara. Türkiye'ye ve Türkçeye hizmet, geçici bir dem  sevdasıyla bayrak sallayıp, PKK sempatizanı olduğunu itiraf eden Edip Akbayram konseri bitiminde de elinde salladığı bayrağı adeta bir çöp numunesi gibi yerlere atmakla olmuyor. O bayrağı büyükelçiliklerimizin dahi olamadığı yerlerde dalgalandırmak onun gereğini yapmaktır.

        25 Mayıs'ta başlayan 5.Uluslararası Türkçe Olimpiyatları programlarını izlemeye devam edin. Sevgiyle kalın. MAY

www.turkokullari.net

http://www.turkceolimpiyatlari.org/

 

100 ülkeden 500 öğrenci Türkçe Olimpiyatı için Kızılcahamam'da

 

Bu yıl 5.si düzenlenecek olan ve dünyanın sayılı organizasyonları arasında gösterilen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, Ankara Kızılcahamam'da başlıyor.

100 ülkeden gelen ve Türkçe konuşan 500 öğrencinin bugün İstiklal Marşı'nı seslendirmesiyle başlayacak açılış töreninde Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ile Olimpiyat Tertip Komitesi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Sağlam birer konuşma yapacak. Açılışta Moğol ve Moldovalı öğrenciler şiir okuyup şarkı söyleyecek, Amerikalı bir öğrenci ise ney taksimi yapacak. Öğrencilerden bir kısmının da gösterilerini sergileyecekleri açılışta 500 öğrenci, barış mesajı verecekleri bir aile fotoğrafı çektirecek. Olimpiyata katılacak öğrenciler dün Kızılcahamam Asya Termal Tesisleri'ne yerleşmeye başladı. Organizasyon komitesi tarafından havaalanında karşılanan öğrenci ve öğretmenler, termal tatil köyüne hayran kaldı. Asya Termal Tesisleri'nin Genel Müdürü Zeki Çiftçi '100 ülkeden gelen Türkçe konuşan öğrenci ve onları yetiştiren öğretmenleri ağırlamaktan büyük bir onur duyduklarını' söyledi. Tatil köyünün yemeklerini beğenen öğrenciler, tesisin sosyal imkanları sayesinde tatil yapma fırsatı da bulacak. Diğer ülkelerden gelen akranlarıyla da tanışan öğrenciler, olimpiyatın ilk arkadaşlıklarını kurdu.

Savaştan çıkan öğrenciler barış istiyor

Akılları sınavlarda olan öğrencilerden bazıları, bavullarını yerleştirmeden oturdukları yerde Türkçe bilgilerini kuvvetlendirmek için test çözmeye başladı. Endonezyalı öğrenciler yerel kıyafetleri ile dikkat çekerken Bosna Hersek'ten gelen Mirza Seferagic ülkenin ilk cumhurbaşkanı merhum Aliya İzzetbegoviç ve savaş üzerine bir sunum hazırladığını söyledi. Seferagic sunumunda 'dünya barışı' mesajı vereceğini kaydetti. Öğretmeni Ayşe Karakaya ile yarışma öncesi son kontrollerini yapan, bir taraftan da test çözen Esma Şehoviç ise gece indikleri İstanbul'dan Ankara'ya yorucu bir yolculuk yaptıklarını, ancak olimpiyat heyecanının yorgunluğu ikinci plana ittiğini dile getirdi. Bugün başlayacak olimpiyatta, yarın şiir ve şarkı yarışmasının yarı finali gerçekleştirilecek. Yarı final, adını Türkçe Olimpiyatları için Türkçeleştiren Ankara'daki Anadolu Gösteri ve Kongre Merkezi'nde (Anatolia Showland) yapılacak. Final ise 2 Haziran Cumartesi günü geçen sene yine adını olimpiyatlar için Türkçeleştiren İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Yarı finalden sonra finale kalacak öğrenciler cep telefonu mesajlarıyla (SMS) halk tarafından belirlenecek.

Türkçeyi dünyada hak ettiği konuma getirmek, Türkçenin daha yaygın bir şekilde kullanılmasını sağlamak ve Türkçeyi en iyi öğrenenleri ödüllendirmek amacıyla 2003 yılından beri düzenlenen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi, UNESCO ve TİKA tarafından destekleniyor. Türkiye'deki yarışma için bir yıldır hazırlanan binlerce öğrenci arasında seçilen 500 yarışmacı, kendi ülkelerinde de bir dizi sınav ve yarışmadan geçti. 13-21 yaş arası öğrencilerin katıldığı yarışma, ülkesinde öğrenim gördüğü dilin dışında yabancı dil olarak Türkçeyi seçmiş olanlara açık. Ülkesini temsil edecek öğrencinin, önce sınıf, ardından okul, son olarak da okullar arası düzenlenen Türkçe yarışmasında ülkesinde birinciliği kazanmış olması gerekiyor. Ülkeler, tek öğrenciyle katılabildiği gibi takım halinde de yarışmaya iştirak edebiliyor. Ekim ayı itibarıyla başlayan yarışma hazırlıkları nisan-mayıs aylarında sonuçlanıyor. Yarışmacılar www.turkceolimpiyatlari.org adresi üzerinden kayıtlarını yaptırıyorlar.

9 dalda yarışacaklar

Uluslararası Dil Öğretimi Derneği tarafından düzenlenen ve 'Türkçenin 100 akları' sloganıyla yola çıkan olimpiyatta 500 öğrenci şiir, şarkı, sunum, konuşma, yazma, makale, genel kültür, özel beceriler, ülke tanıtım stantları gibi kategorilerde yarışacak. Türkçe Olimpiyatlarının ilkine 17, ikincisine 24, üçüncüsüne 41, dördüncüsüne ise 83 ülke katılmıştı. Değerlendirmeleri bilimsel jüri tarafından yapılacak yarışmada dereceye giren öğrencilere madalya ve para ödülü verilecek.

Dünya çocukları Türkçelerini yarıştıracak

Türkçe Olimpiyatı'na Amerika'dan Vietnam'a, Brezilya'dan Tanzanya'ya kadar 100 ülkeden öğrenci gelecek. Katılımcı ülkelerden bazıları şunlar: Afganistan, Almanya, Arjantin, Arnavutluk, Avustralya, Bangladeş, Belçika, Bosna Hersek, Brezilya, Burkina Faso, Brezilya, Cezayir, Çad, Çek Cumhuriyeti, Çin, Danimarka, Endonezya, Etiyopya, Fas, Filipinler, Finlandiya, Fransa, Gana, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, Hollanda, Irak, İngiltere, İran, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Kamboçya, Kamerun, Kanada, Kazakistan, Kenya, Kongo, Kosova, Laos, Letonya, Lübnan, Macaristan, Malavi, Malezya, Mali, Meksika, Mısır, Moğolistan, Moldova, Moritanya, Nepal, Nijerya, Orta Afrika Cumhuriyeti, Özbekistan, Pakistan, Papua Yeni Gine, Polonya, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Singapur, Srilanka, Sudan, Suriye, Suudi Arabistan, Şili, Tacikistan, Tanzanya, Tayland, Tayvan, Tunus, Uganda, Vietnam, Yemen, Yeni Zelanda ve Yunanistan.

TÜRK OKULLARI

Bu bölümde 209 video bulunuyor. 1. sayfadasınız. Toplam sayfa sayısı:18


Türkmenistan Olimpiyatlara hazır
16x İzlenme Sayısı
Olimpiyatta Ukrayna yine iddialı
16x İzlenme Sayısı


Zanzibar Türk Okulu
188x İzlenme Sayısı
Türk okulu Gürcistanda buluşturdu
89x İzlenme Sayısı


Kanadaya köprü kordular
106x İzlenme Sayısı
Moğolistan Türkçe olimpiyatına hazırlanıyor
312x İzlenme Sayısı


Almanyada Türkçenin yıldızları yarıştı!
858x İzlenme Sayısı
Yemen Türk Koleji 23 Nisan Bayramında
318x İzlenme Sayısı


Malawi Bedir Yetimhanesi
742x İzlenme Sayısı
Malawi Bedir Koleji
486x İzlenme Sayısı


Sevgi okulları için referans olmuştu
310x İzlenme Sayısı
Belarusta Türkçe coşkusu
661x İzlenme Sayısı
 

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 >>

21/4/2007

TÜRK OKULU, CHICAGO'DA MATEMATİK BİRİNCİSİ..

Amerika'nın Chicago kentinde yaşayan Türk girişimciler tarafından açılan Science Academy of Chicago (SAC), başarılarına bir yenisini daha ekledi.
 
SAC, takım halinde katıldığı Illinois Math League'de (Illinois Matematik Ligi) 8. sınıflar kategorisinde 184 okul içerisinde eyalet birincisi oldu. Yarışmalarda, okulda okuyan Türk öğrencilerden Haluk Şenlik, altıncı sınıflarda Cook County birinciliğini, Adem Arifi ise dördüncülüğü elde etti.
 Amerikan Matematik Ligi'ne her sene ABD çapında bir milyondan fazla öğrenci katılıyor. Matematiği sevdirme amaçlı düzenlenen yarışmada, öğrencilere yüksek seviyede matematik soruları soruluyor. SAC'in matematik öğretmeni Murat Efe, başarının tesadüf olmadığını ve öğrencilerinin takım halinde kazanmaya kilitlendiğini söyledi. Okul müdürü Dr. Osman Arslan ise yaptığı açıklamada, "Matematik öğretmenimizin azmi, gayreti ve fedakarlığı öğrencilerimizin motivasyonuyla birleşince başarı geldi. Okulumuzda matematiği sevmeyen öğrenci kalmadı. Öyle ki sekizinci sınıfa giden bir öğrencimiz lise sonların girdiği SAT sınavına girdi ve 800 üzerinden 660 puan aldı. ABD ortalaması ise 593." dedi.
 
  • Einstein of the future? Who knows... maybe. Nicholai Avramov was the only student in the state to score a perfect score at the American Math League Contest two years in a row. He was also given the honor of "National Student Leader" for the academic year 2005-2006.

    Congratulations to Nicholai for his hard work and dedication.

    See pictures from our 2006 Awards Ceremony




  • Some might say call it unbelievable, we call it just another success story...

    7A student Fatma Ciftci's project was chosen as the "Best Project in Illinois State." She did an incredible job with her life science project where she traced the DNA of her family. Along with Fatma's achievement, SAC students received 3 Gold and 3 Silver medals at the 2006 Illinois State Science Fair.
  • Congratulations to the whole SAC family.

    SAC visited Chicago City Council, and Chicago's Mayor, Richard M. Daley, congratulated SAC for its achievements.

    More in pictures:
    Pictures with Chicago's Mayor, Richard M. Daley
    Photographs from Illinois State Fair



  • SAC became the Top School in Chicago Non-Public Schools' Science Fair Exposition (May 12, 2006). This year 45 private middle schools attended Chicago Non-public Schools' Science Fair (Region 2). More than 300 projects were exhibited. Titles and awards from this fair:

    Top School in the fair,
    Overall best project,
    9 Projects were selected to go to State Science Fair,
    8 Special Awards,
    24 Gold, 9 Silver and 5 Bronze medals.

    For pictures from this fair visit our photo gallery here.



 


  • 6th Annual Science Academy of Chicago Science Fair (SACSF), February 25th, 2006. Nine schools from the Chicago area were competing this year with more than 100 projects. For pictures and more information visit www.sacsciencefair.org

 

 

 

>> 2005 and before

 

 

 



 

  • Great Turn out at the Illinois Mathematics League! In the 2004-2005 Illinois Mathematics League Competition at 6th Grade level, Science Academy of Chicago placed 4th school among 212 schools participated in Illinois. Nicholai Avramov, one of our 6th graders,  ranked 1st top student with perfect score in IL. Abrar Syed, another 6th grader, ranked 2nd top student in IL and Liam Wright, 6th grader, ranked 18th top student in IL. This is a great success. We congratulate all of the students who participated and Mr. Efe & Mr. Cengiz, who made it come true. Click here for more information...

  •  Wow!!!!! Nicholai is a National Winner in Continental Mathematics League! In the 2004-2005 Continental Mathematics League Competition at 6th Grade level, Science Academy of Chicago placed 28th among 277 schools participated nationwide. Nicholai Avramov, 6th grader,  is one of the 32 national winners with perfect score. SAC placed 2nd school in the State of IL among 14 middle schools participated. Nicholai  ranked 1st in the State of IL. He is the only student who had perfect score in IL. We congratulate all of our 6th grade students who participated and Mr. Cengiz, who made it come true. Click here for more information...

  •  History Repeats Itself! SAC is One of the Best Schools in the Regional Science Fair Again! Our students are doing much better every year at Science Fairs. In 2004 Chicago Non-Public Schools Science Exposition by Illinois Junior Academy of Science, 14 SAC students received, 11 Gold Medal, 5 Silver Medal, and 8 Special Award. 5 of our students were also chosen to present their project in State Science Exposition. We congratulate these students and expect them to keep their success up next year, too.   Click here for more information...

 


  • SAC Takes Third Place In National Engineers' Week Chicago Regional Future City Competition... On Saturday, January 29, 2005, at the University of Illinois, Chicago Circle Campus, the Chicago Regional Future City Competition was held as part of National Engineers Week. The mission of the competition is to provide a fun and exciting educational engineering program that combines stimulating engineering challenge with a “hands-on” application to present their vision of a city of the future. There were 25 schools registered for this competition and 19 of them could make it to the finals. Click here for more information...

  •  (Learning) 3 + (Fun) 2 = Math Camp - December 2004... SAC stresses that students who want to go to the best colleges need extra exposure to academics and teamwork. As part of the preparation for the coming math and science competitions, the students in our 6th and 8th grade Advanced Math Study Teams attended math camp for one week at SAC during the winter break. Also some other sixth, seventh, and eighth grade students came to work on their science olympiad projects. Our science and math teachers, Mr. Uslu, Mr. Aykan, Mr. Efe, and Mr. Cengiz organized this program. Click here for more information...

 


  •  Great Success at the regional science fair (2004) Science Academy is only four years old but its students are doing much more better every year at Science Fairs. Esin Caglayan, Martin Mancha, Zoran Pavlovic, Stephanie Randazzo, Carlos Zamudio, and Nihit Shah got outstanding project prize, which was the top place, in their categories in IJAS Non-public Schools Science Fair 2003 - 2004. Emrehan Ozdere got the first place in his category. We congratulate these students and expect them to keep their success up next year too.  We also congratulate our science teachers, Mr. Uslu and Mr. Karan along with the parents of these students. Click here for more information...

  •  Young Author's Conference 2004  Every year our school is allowed to send one student representative to the Annual Illinois State Young Author's Conference held at Illinois State University.  At the conference, students in grades K-8 get together to share their love for reading and writing stories with their peers as well as published Illinois authors. This year fifth grader Imani Kuykendoll was chosen to represent Science Academy.  At the conference,  Imani was able to share and discuss her manu******, "The Haunted House", with a small group of fellow fifth graders. Click here for more information...

  • Great turn out at the Science Fair... Science Academy of Chicago had its 4th Annual Science Fair on Saturday, December 13, 2003 with a remarkable participation. Students from SAC, where science projects are mandatory and other schools enjoyed showing off their outstanding projects to judges, parents, and guests. One could not miss the enthusiasm and ambition that the students carried out during the fair. They were well prepared and had done projects that were well above their grade level. Science Fair was also an absolute indication of high parental involvement at SAC. All of the parents were present supporting their children and helping their school organizing this event. Click here for more information...

  • SAC is the top school in math contest... Science Academy of Chicago is the top school in Cook County-Chicago Region in Illinois Math League, in which 229 school participated in the state of Illinois. This is a great success. We congratulate all of the students who participated and Mr. Bora, who made it come true. We will keep it up! SAC parents will witness more success by the day goes. Zoran Pavlovic and Martin Mancha also ranked 2nd and 3rd top students in the region. Congratulations to these two sharp minds, too. Click here for more information...

  • Great Success at the regional science fair (2003) Science Academy is only three years old but its students are doing great at Science Fairs. Jonathan Katz, Daniella Strulovitch, Jonathan Rios, and Nick DeLeon got first place in their categories in IJAS Non-public Schools Science Fair 2002 - 2003. We congratulate these students and expect them to keep their success up next year too.  We also congratulate our science teachers, Mr. Uslu and Mr. Karan along with the parents of these students. Click here for more information...

18/4/2007

İsminin Hakkını Ver

Öğretmenliğimin beşinci yılında, Orta Asya’da açılan Türk liselerinin birinde öğretmenlik yapacaktım. Uçağım İstanbul’dan kalkacaktı. Ankara’dan İstanbul’a gitmek üzere otobüse bindim. Az sonra uzunca boylu, sakallı, yaşlı bir amca selâm vererek yanıma oturdu. Kısa bir tanışmadan sonra, emekli bir din görevlisi olduğundan ve Ramazan ayını geçirmek üzere Almanya’ya gideceğinden bahsetti. Aramızda oluşan samimi havayla sohbetimiz derinleşti.
Onunla Orta Asya’daki son gelişmeleri ve kardeşlerimizin hürriyete kavuşmasının güzelliğini konuştuk. Ben söz arasında büyük âlim Bediüzzaman’ın yıllar önce, Tiflis’te bir Rus polisi ile konuşmasında bu gelişmelere işaret ettiğinden bahsettim. Onun Rus polisine; “Asya’da İslâm âleminde üç nur birbiri arkasında gelişmeye başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet gelişecektir. Şu baskı perdesi yırtılacak.” demesine karşılık Rus polisinin, “İslâm parça parça olmuş.” demesi, bunun üzerine Bediüzzaman’ın; “Tahsile gitmişler, İşte Hindistan ve Mısır İslâm’ın zeki ve kabiliyetli çocuklarıdır. İngiliz mektebinde tahsil görüyorlar. Kafkaslar ve Türkistan İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır. Rus mektebi harbiyesinde tâlim ediyorlar.” şeklinde karşılık vermesini anlattım.
Ben bunları aktarırken yaşlı amca derin bir düşünceye dalmıştı. Ben onun dalışını gözlerken o birden üstüne basa basa şunları söyledi: “Şu asilzâde evlâd, şehadetnâmelerini aldıktan sonra her biri bir kıta başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet’in bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüç ettirmekle kader-i ezelînin nazarında feleğin inadına nev-i beşerdeki hikmet-i ezelîyenin sırrını ilân edecektir.”
Şaşırıp kalmıştım. O ise yine dalmıştı. Bu derin düşüncelerden uyandırırcasına şu soruyu sordum:
- Hocam, siz Bediüzzaman’ı hiç gördünüz mü?
Derin bir iç çektikten sonra:
- Evet, onunla görüşmek nasip oldu. Kendisini İstanbul’da tanıdım. O zamanlar delikanlı idim. Zaman zaman Üsküdar’da onun sohbetlerine iştirak ederdim. Bir gün yakın talebelerinden Zübeyir Ağabey bana: “Başına büyük tâlih kuşu kondu. Hocamız yanına bir talebe alacak. Bunun için uygun olan iki kişiden biri sensin. Bu büyük bir nimettir. Sana bunu teklif ederse, hemen kabul et. Ailenle görüş ve yarın sabah erkenden yanına git.” dedi. O zamanlar maalesef sigara tiryakisi idim. Yanına gideceğim sabah, Üsküdar’da çorba içtikten sonra, bir sigara yaktım. Az sonra Üstad’ın yanına gideceğim için sigaranın kokusu dağılsın diye, sahilde sıkça nefes alıp vererek biraz vakit geçirdim. Bir süre sonra Bediüzzaman’ın yanına gittim. Kapıda beni görünce, “Geç kaldın, içimden hangisi önce gelirse, onu yanıma alayım diye niyet etmiştim. Diğer arkadaşın senden önce geldi.” dedi. O an çok pişman oldum. Gecikmemin temel sebebi, sigaraydı. Sigara için harcadığım zaman sebebiyle geç kalmıştım. Çok üzüldüm; ama yapacak bir şey yoktu. Sonra kendileri İstanbul’dan ayrıldı. Daha sonra onu bir kere de Konya’da görebildim. Bundan başka görüşme imkânım olmadı. Ama eserlerini hâlâ tekrar tekrar okuyup istifade etmeye çalışıyorum. Sigaradan dolayı dünyada böyle bir saadeti kaybettim, âhirette ise daha büyük saadetleri elde etmeme engel olur endişesiyle sigarayı bıraktım. Sigara tiryakiliğim yüzünden yaşadığım bu hâdise aklıma geldikçe hâlâ hayıflanırım.
Yol boyunca sohbete devam ettik. Bediüzzaman’ın eserlerinden hangi bölümden söz açsam, hemen orayı bana cümlesi cümlesine aktarıveriyordu. Âdeta Üstad’ın eserlerini ezbere biliyordu. Zaman zaman bir konu için Risalelerden tefe’ül yaptığımı, içinde bulunduğum duruma uygun tevafukların geldiğini söyleyerek yaşadığım bir hâdiseyi aktardım:
Bir arkadaşımla bir iş plânlamasında aramızda ihtilâf oluştu. Bir anlaşma noktası bulamadık. Her ikimiz de uç fikirler ileri sürerek doğru düşündüğümüzü iddia ediyor, fikirlerimizi birbirimize kabul ettirmeye çalışıyorduk. Sonunda anlaşamayacağımızı anlayınca, Risale hakem olsun diyerek rafta bulunan Lem’alar adlı eserden bir tefe’ül yaptık. Gözümüze ilişen ilk cümle “Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor.” ifadesi idi. Bu hikmetli tevafuktan ikimiz de dersimizi aldık ve orta yolu bularak tartıştığımız meseleyi tatlılıkla karara bağladık.
- Evet! Üstad bahsettiğiniz yerde Mustafa Sabri ile Musa Bekuf için o ifadeyi kullanıyor. Bu tür tevafukların isabet etmesi sizin talebe olarak kabul edilişinizin işaretidir inşallah.
Yolculuğun sonunda bu zâtın duasını alarak ayrıldım. Ertesi gün yeni vazife yerim olan Orta Asya ülkesindeki okulumda vazifeye başladım. Hem öğretmenlik yapıyor, hem de müdür yardımcılığı vazifesini îfâ ediyordum. Bir toplantıda öğretmenlerimiz okulda sigara müptelâsı bir talebenin olduğunu, bütün ikazlara rağmen talebenin bu alışkanlığından vazgeçmediğini söyledi. Öğretmenlerin teklifi bu talebenin okuldan ayrılması yönünde idi. Birden otobüsteki o amca aklıma geldi. Gençliğinde sigara tiryakisi iken sonradan bu kötü alışkanlığı bırakarak hafız olmuş, diyanette vazife alarak güzel hizmetler yapmıştı. Öğretmen arkadaşlara bu talebeye bir şans vermelerini rica ettim. Kendisiyle konuşup ikna etmeye çalışacağımı söyledim. Eğer bir daha okulda sigara içtiği tespit edilirse, o zaman okuldan ayrılmasına karar verilebileceğinden bahsettim. Neticede benim ricam üzerine ona bir şans daha verildi.
Ertesi gün, Yiğit ismindeki bu öğrenciyi odama çağırdım. Karayağız bir delikanlıydı. Odama geldiğinde hâl hatır sorduktan sonra:
- Sen nasıl bir delikanlısın? Sana isminle hitap etmek içimden gelmiyor; çünkü sen isminin hakkını vermiyorsun!
- Anlamadım hocam, ne demek istediniz?
- Hem ‘Yiğit’ ismini taşıyorsun, hem de sigara gibi bir düşmana mağlup oluyorsun. Bu tezat değil mi? Ya bu ismi değiştir veya ismine yakışır bir şekilde yaşayarak sigarayı bırak, yiğitliğini göster.
Bu konuşma sonrasında biraz onuru incinen, biraz da utanan Yiğit, başını sessizce öne eğdi. Kendisine okul idaresinin kararının kesin olduğunu, eğer bu alışkanlığı terk etmezse, okuldan ayrılmak zorunda kalacağını ifade ettim.
- Ben sana inanıyorum. Sen istersen bunu başarabilirsin. Sana inandığım için, öğretmen arkadaşlarımdan bir defa daha şans vermeleri için ricada bulundum.
Beni dikkatle dinleyen talebeme daha sonra otobüste tanıştığım muhterem zâtın başından geçen yukarıdaki hâdiseyi naklettim.
Bu konuşma sonrasında elini cebine atan Yiğit, çıkardığı sigara paketini olanca gücü ile avuçlarında buruşturarak sehpanın üzerine bıraktı.
- Tamam hocam, göreceksiniz, ismimin hakkını vereceğim.
Aradan günler geçti. Yiğit bir daha sigara ile yakalanmadı. Bir gün odama gelerek:
- Hocam ben artık sigara içmeyi bıraktım, öncelikle bana güvendiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca benim böyle bir kötü alışkanlıktan kurtulmama da vesile oldunuz. Artık ismimin hakkımı vermeye çalışıyorum, emin olabilirsiniz.
- Tebrik ederim Yiğit. Adına uygun davrandın. Hayat boyu da böyle davranacağına inanıyorum. Senden gelecekte çok yiğitlikler bekliyorum.
O amca otobüste yanıma oturmasaydı, onun sigara ile olan o hatırasını öğrenmeseydim, belki ben de bu talebeye karşı bu tür bir yaklaşımda bulunamazdım. Galiba bu da bir tevafuktu.

 

http://www.sizinti.com.tr/konu.sizinti?SIN=1834ceabe1&k=3201&1319813133

18/4/2007

Müjde Kongo’ya Gidiyoruz

“Bu emel gurbetinin yoktur ucu”
(Y. Kemal)
Şair böyle diyordu; ama bu yolculuk bizim için elbet bir emel gurbeti olmayacaktı. Eşimle ve iki küçük yavrumuzla belki de emelden emelsizliğe, ’berd ü selam’ dan sıcağa, âfiyetten hastalıklara, dünyadaki rahatlıktan rahatsızlığa, varlıktan darlığa, Türkiye’den Afrika’ya doğru bir yolculuk olacaktı. Fakat aynı zamanda belki günahlardan arınmaya, Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sünnetine ve dünyadan Rabb’e doğru bir yolculuktu bu.
Cümle yârânın aklındaki belki ilk; fakat, ayıp olmasın düşüncesiyle öteleyerek sorduğu yegâne soru şuydu: Hiç, “İçinizde bir isteksizlik yok mu?” Gerçekten istiyor musunuz oralara gitmeyi? Önce gönlüme bakıyorum bu soru için, sonra eşime, daha sonra da biri henüz bebek olan iki küçük yavruma çeviriyorum bakışlarımı…
Aktarma ve beklemelerle yaklaşık on altı saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Kongo’da olacaktık. Fillerin, timsahların, maymunların... yurdunda. Sılayı arkada bırakıp gurbete çıkacaktık; her yolcu gibi önce dünya haritalarından bulduk Kongo’yu. Sonra çocuklarımın oyuncak yerkürelerinden rotamızı izledik. Atlas Okyanusu’na kıyısı olan, ormanlarla kaplı bir ülke Kongo ve başkenti, bizim yeni mekanımız Kinşasa... Ülkede bir kaos ortamı hakim. İç savaş var. Zaten okulun burada açılması bu yüzden gecikmiş. Ülke hakkında edindiğimiz ilk bilgiler bunlar. Ayrıca çoğunluğunu Hıristiyan nüfusun oluşturduğu, geride kalan az sayıdaki nüfusun ise İslamiyet ve farklı kabile dinlerine mensup olduğu ve resmi dilin Fransızca olduğu da edindiğimiz bilgilerden. Büyükçe, verimli toprakları olan zavallı bir garip sömürge ülkesi Kongo.
Kara kıtanın kara derili çocukları olan kara bahtlı ülkesi Kongo... ”Kara kıtanın kara çocukları...” Bu tabiri ilk kez duyduğumda öylesine sevmiştim ki!.. İşte şimdi biz de bu kara kıtanın kara derili ve sıcak bakışlı çocuklarına bilim, teknoloji, dil ve hepsinden önemlisi dostluğumuzu götürüyoruz. Yani okul açmaya... Medeni bir okul. Bir Türk okulu. Bu garip Afrika ülkesinin ufkuna doğacak bir Türk okulu... Biraz geç kalmış olsak da.
İşte pasaportlarımızı aldık, şimdi vize yolundayız. Daha önce öğrenmiş olduğumuz bilgilerin yanına, orada yaşamış kişilerden edindiğimiz yenileri ekleniyor: Anlatılanlara göre, sömürgeci devletler kendilerine karşı çıkmasınlar diye direniş gösterebilecek binlerce kişinin kolunu kesmişler. Hatta kolları kesik bir sürü insan görürsünüz Kinşasa’da diyor biri. Siyahlarda korku hissini her daim canlı tutmak için beyaz ve medeni (!) adamlar gebe anneleri bir meydanda toplayıp içlerinden birini mancınıkla ötelere fırlatıyormuş. Böylece ölen bu gebe kadın hem anne-babalara hem de karınlardaki bebelere gözdağı oluyormuş. Eğitimin anne karnında başladığı ispatlanmıştı değil mi? Alın size medeni insandan (!) en vahşisinden bir korku eğitimi. Siyahlar beyazlara karşı iki duygu taşırlar: Biri, ülkelerinin zenginliklerine sahip olmak üzere gelen ve çeşitli işkencelerle onları sindiren, sömüren beyaz adama duyulan ölümüne nefret; diğeri üstün (!) ve efendi (!) olan beyaza karşı hayranlık ve bir nevi tapınma duygusu, diyor biri. Sakın, her gördüğünüz sudan içmeye kalkmayın, diyor bir diğeri. Bu, yerli halkı pek etkilemeyen; ama dışarıdan gelenler, özellikle çocuklar için büyük bir tehdit oluşturan bulaşıcı hastalıklardan korunmanın en basit yoluymuş.
Aklımdan çocuklarım geçiyor. Annelik hissi ile kısa bir iç sarsıntısı, ardından kocaman büyüyen bir korku. Sonra cismini ve ciğerpârelerini yalnız O (c.c.) ’na ısmarlamış olmamın sonsuz güveni...
Bizi onların acılarıyla imtihan etme Allah’ım... Bize kaldıramayacağımız yükler yükleme Allah’ım! (âmin)
Ve dilime son günlerde takılan mısralar:
“Atlastan cepkenli yiğit akıncı
Dönmedin geriye bunca yıl oldu.”

DOKTOR BEYLERDE İFTAR
Ramazan ayındayız ve Kongo’dayız. Bu, bizim ailece gurbette geçirdiğimiz ilk ramazan. Tabii ramazan güzellikler ayıdır ve hiçbir zaman kendini bekleyen gönülleri mahzun bırakmaz. Bir rahmet esintisiyle gelir, sarar sarmalar bekleyenlerini ve ruhlara rahmet esintilerini boşaltarak sessizce döner gider.
Fakat işte Kongo’dayız. Burada ne ışıl ışıl mahyalar, ne iftara yakın saatlerde aç burunlarımıza değen susamlı pide kokuları, ne iftar çadırları, ne minibüslerde, tramvaylarda paylaşılan iftar lezzetleri... Hiçbiri yok Kongo’da. Her ramazan ayında bir yolunu düşürüp gittiğimiz Eyüp Sultan ziyaretleri, kitap fuarları ve arkasından macuncular, salepçiler, horoz şekercilerle dolu ramazan şenlikleri...
Hemencecik tıkanacağınızı, belki tatlarına bile bakamayacağınızı bildiğiniz halde açlığın şiddetiyle sofralara doluşturduğunuz iftariyelikler, dostlarla paylaşılan iftar sofraları da yok burada.
Bebek ve çocuklarla birlikte on üç kişi ve onların çevresindeki insanlarla zenginleştirilebilen ramazan; yani azıcık burukça bir ramazan...
İşte o günlerden birinde Doktor Sergei geldi okula. Doktor Sergei Türkiye’de tıp okumuş ve on bir yılını geçirmiş bir Kongolu. Ayrıca ilk ve en sadık iki öğrencimiz Deborah ve Princesse’in dayısı. Kongo’da sırf bizim dertlerimizle ilgilensin diye ilahi vazifeyle gönderilmiş bir görevli sanki Doktor Sergei.
-Müdür Bey, yarın akşam iftar yemeği bizde olacak. Ailece iftara bekliyoruz, dedi. Kimlerin geleceğini sorduğumuzda ise hepiniz, dedi. Yani bütün Türkler. Siz, eşiniz, çocuklarınız, Oktay Bey, Davut Bey ve diğerleri.
-Yalnız biz biraz kalabalığız, ailenize zahmet vermeyelim?
- Hayır efendim, biz ailemizle birlikte çok uzun zamandan beri bu anı bekliyoruz. Gelirseniz zahmet değil, bilakis şeref verirsiniz.
Bu samimi daveti memnuniyetle kabul ettik.
Ertesi akşam iftar saatinde oradaydık ve önümüzde ise Türk ve Kongo mutfaklarından derlenmiş olan bir iftar sofrası duruyordu. Beş altı masanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş uzun bir yemek masası, yan tarafında da yine üç dört masanın birleştirilmesiyle oluşturulmuş servis masası… Bütün masa mumlarla donatılmıştı. Tabii mumların bu yemek için hazırlanmadığını, durumun sadece beyazların yaşadığı şehir merkezi dışında her gün yaşanan müzmin elektrik kesintilerinden biri olduğunu ev sahibinin konuşması esnasında öğrenecektik. Mumların hafifçe aydınlattığı salonda bir uhrevilik hakimdi. Teypten de Türk müziğinin sevilen parçaları seslendiriliyordu.
Yemekten önce Doktor Serge’nin dayısı, oldukça dindar bu Katolik aile adına yemekler ve biz misafirleri için bir şükür duası yaptı. Doktorun anne ve babası da konuklara geldikleri için teşekkür eden bir konuşma yaptı. Konuşmaları sık sık alkışlarla kesiliyordu. Orada olmamızdan duydukları mutluluğu tekrar tekrar anlattılar durdular. Ayrıca Türk Devletinin bursuyla, Türkiye’de okumuş olan oğulları Serge için de Türk Devletine ve halkına bizim şahsımızda teşekkürlerini sundular.
Karşılıklı sitayişlerden sonra yemeğe geçildi; bizler de iftarımızı böyle bir ülkede ve bu Hıristiyan evinde yaptıran Rabbimize şükrederek dua ettik.
Doktor Sergei, biz Türklerin çayı ne kadar sevdiğimizi on bir yıllık tecrübeleri neticesinde öğrenmiş olduğu için yemekten sonraki çay faslını da ihmal etmemişti. Bu arada bizi evin başköşesine aldılar. Oldukça kalabalık bir topluluk olmuştuk. Hoşgörünün ve dinlere karşılıklı saygının bir araya getirdiği bir Müslüman ve Hıristiyan topluluk. Güzel bir tabloydu. Çaylarımızı yudumlarken bu sıcak ekvator ülkesindeki sohbetin sıcaklığı da bizim farklı atmosferler yaşamamızı sağlıyordu. Aile fertleri, tek tek söz alarak dünyanın bir çok köklü şirketinin ülkelerini terk ettiği böyle bir zamanda orada olmamızdan duydukları mutluluğu dile getiriyorlardı. Bu arada Princesse ve Deborah’ın babası şöyle dedi: Ben inanıyorum ki sizler Allah’ın bizim dualarımıza cevap olarak gönderdiği kişilersiniz. Kongo’da kaliteli okullar var ama pahalı. bizim çocuklarımızın o okullardan yararlanması imkansızdı. Biz yıllarca çocuklarımızı iyi bir okulda okutabilmek için eşimle birlikte dua ettik ve tam da Princesse’nin okul çağına geldiği bir dönemde siz buradasınız.
Onlar bunun mutluluğunu yaşayadursunlar bizim tarafta daha farklı mutluluklar vardı: Evet, buradaydık, Kongo’daydık. Bizim için değerli, önemli ne varsa asıl önemi olan hürmetine bırakıp gelmiştik. Ama acaba gelişimizle bir yaraya merhem olabilecek, bir ihtiyacı karşılayabilecek miydik? Yani değmiş miydi geldiğimize ve yanımızda getiremeyip geride bıraktıklarımıza. İşte bu sözler bütün bunların cevabıydı. Gelişimizin hemen ilk ayında da sinelerimize bir yudum su olan bu cevapla ümitlendirilmiştik. Hem biz, yıllar yılı Asya’da Efendimiz (s.a.s.)’in müjdesiyle beklenen kişilerin hikayeleriyle büyümüştük. Acaba bizi de bekleyenler olacak mıydı? Yolumuzu gözleyenler...
Bu düşünceler zihnimizde dolaşıp dururken ve biz duyduğumuz bu cevapla içten içe şükrederken Kongolu bu şirin aile de gelişimizin onuruna birbiri ardınca kalkıp yerel danslarını etmeye koyulmuşlardı. Doktorun ifadesine göre Afrika’da dans ve müzik bir nevi kendini ifade biçimi, hatta hayatın kendisidir. Duygularını ifadede sözün yetersiz kaldığı noktalarda Afrikalı dans eder. İşte bizim orada olmamız şerefine dans ediyorlar. Doğrusu görülesi bir güzellikti.
Bu arada Doktor Bey de gitarını alıp şarkı söylemeye başlıyor, biz de gözlerimiz bulutlu ona eşlik ediyoruz:
Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz
Olamadı Gül pembe.

Evet Gül pembe. Bundan sonra hiçbir il Sen’siz olmayacak...

http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1720&yagmur=bolum2&sid=35

3/4/2007

Bir Pribadi ölür, bin Pribadi doğar

Harun Tokak
01.04.2007

Bir Pribadi ölür, bin Pribadi doğar

Koca şehir dar geliyor, bağrını yakan ateş her geçen gün alevleniyordu. Acının çölleştirdiği yüreğine hüzün yağmurları çiseliyordu.

Bütün bir şehri aydınlatan lambaların tamamı sanki bir anda sönmüş, kömür karası acılar bedenini ahtapot gibi sarmıştı. Gecenin ıssız ve karanlık koylarında yalnızlığın buz kesen koynuna sarılmış, sabahı sayıklıyordu.

Cakarta'nın ulaşımı ondan sorulurdu ama adım atmaya mecali yoktu. Gündüzü gecesine katarak koşuşturan Aip Bey, dört ayağı birden kesilmiş küheylan gibi çökmüştü.

Cakartalılar onu çok sevse de o, en çok sevdiğini yitirmişti. “Yakub'un gözlerine ak düşüren ayrılık bu olmalıydı” diye düşündü.

Aslında çok zengin ve itibarlıydı… Neye yarardı ki, bütün sermayesi bir anda savrulmuştu.

Pribadi, tek erkek evladıydı, her daim sımsıcak gülümserdi babasına.

Şimdi nefesinin pek darlandığı bu dakikalarda onun resmine bakarak nefesleniyordu. Ortadan iki yana ayırdığı gece karası saçları alnına dökülmüş, mahzun mahzun gülümsüyordu Piribadi.

Henüz on beşindeydi. Okula giderken üç beş kişi yolunu kesip kıyasıya dövmüşlerdi Pribadi'yi. Bütün çabalara rağmen kurtarılamamıştı.

Ev dolup boşalıyordu taziyeye gelip gidenlerle.

Aip Bey'in içinde kabaran hüzün dalgaları, acının karanlık koylarını yumrukluyordu.

Villanın bahçesindeki bütün çiçekler birer birer boynunu eğdi.

Rüzgarlar bağırlarında barındırdıkları acıları pike yapıp boşaltıyordu Aip Bey'in villasına.

Pencereleri hüzne açılıyordu görkemli villanın, rüzgarlarsa aralıksız hüzün taşıyordu.

Yakın dostu Firman Bey banka müdürüydü. Taziyeye yanında birkaç misafirle gelmişti: “İsmail Bey ve arkadaşı Türkiye'den gelmişler, burada okul açmak istiyorlar” dedi.

Aip Bey başka dünyalardaydı. “Öyle mi! Hoşgeldiniz” dedi ve dudaklarında dondu acı tebessümü.

Siyaha çalan o esmer yüzü, yürek yangılarının harman yeri gibiydi.

Firman Bey, kaç defa “Sizi Cakarta'nın ulaşımından sorumlu Aip Bey'le tanıştırayım, onun size çok yararı dokunur” demişse de kısmet olmamıştı.

Taziyeyi tanışmak için bir fırsat diye düşündülerse de, Aip Bey oğluyla beraber ölmüş, hüzün, insanlarla arasına kalın duvarını örmüştü.

Sonraları birkaç defa daha Aip Bey'i ziyaret ettilerse de, dünyaya döndürmek mümkün olmadı.

Çok mutlu bir hayatları vardı ama şimdi, mutluluk tam ortasından ikiye bölünmüştü bu soylu villada.

Bir ceylan salıntısıyla yürüyen Pribadi koparılmıştı yuvasından.

Okuldan, sokaktan dönen çocuklar akşam olunca yuvalarına, anne-babalarına koşuyordu. Bir tek Pribadi yoktu aralarında. Onları görünce yaralı bir ceylan geçiyordu yüreğinden.

Görkemli ve güzel villanın çatısı üstlerine çökmüştü.

Firman Bey bir gün İsmail Bey'le beraber yine ziyarete geldi ve “Yarın Türkiye'den okul açmak için sponsorlar gelecek, siz de bulunsanız” dedi.

Aslında Türkiye'den gelen bu fedakâr ve idealist gençleri sevmişti ama yine de, on günlüğüne ülke dışında olacağını söyledi.

Koca şehir dar geliyor, her şey onu sıkıyordu. Hırçın denizlerin sınır tanımayan dalgaları gibi, yerinde duramıyordu.

Anadolu işadamlarının Cakarta'ya geldiği gün o da Tayland'a uçtu. Akşam olunca erkenden oteldeki odasına çekildi. Yorgun ve bitkindi. Dermansız bedenini bıraktı uykunun dinlendirici kollarına.

Pribadi dikildi karşısına, üzerinde okul kıyafetleri… Her zamanki sımsıcak bakışları yoktu yüzünde, gülümsemiyordu babasına. Gece karası gözlerini dikerek sitem dolu bir ifadeyle, “Baba beni seviyorsan hemen İsmail Beylerin yanına dön” dedi ve geldiği gibi kayboldu.

- “Oğlum, Pribadim! Dur, nereye gidiyorsun?” diye bağırdı.

Yine karanlığın acımasız kollarındaydı. Taze acılarına dayandı, başını ellerinin arasına aldı ve otel odasının ıssızlığında ağlayabilmenin tadına vardı.

Sabah ilk işi uçakla geriye dönmek oldu. Firman Bey'i arayıp Türk misafirlerle buluştu.

İsmail Beyler onun ansızın geriye dönüşüne bir anlam veremediler. Aip Bey gece olanları anlattı. Onlar da çok duygulandılar.

Güzel bir bina bulunduysa da buraya bir banka taliptir. Binanın sahibi Açe kökenli Hacı Alwi isminde bir zâttır. Türkler binayı istediğini öğrenince duygulanır, gözleri dolar.

Türklerin geçmişte Açe'ye yaptığı yardımlara bir vefa borcu olarak binayı değerinin çok altında kiraya verdiği gibi, günlerce tadilat ve tamirat işlerinde öğretmenlerle beraber işçi gibi çalışır.

Evlatlarına da vasiyeti vardır: Türk öğretmenler istemedikçe bu binadan çıkarılmayacaklardır.

Yemekleri evinde yapar, getirir, bazen de misafirleri evinde ağırlar. Öğretmenleri evladı gibi bağrına basar. Onlara Açe'deki Türk köylerini, mezarlarını anlatır:

-“Evlatlarım, Osmanlı her zaman bize yardıma koşmuş, bizi bağrına basmıştır. Şimdi Osmanlı'nın torunları gelmiş, bizim de onları bağrımıza basmamız gerekir” der ve demli çaylarını yudumlarken sürdürür sohbetini…

“Osmanlı'nın ilk yardımı 1569'da ulaşmıştır Açe'ye.

O yıllarda Osmanlı bir cihan devletidir.

Portekizliler çok zengin tabii kaynaklara sahip olan Açe'ye göz dikmişler ve Açe Sultanlığı'nın bağımsızlığını tehdit etmeye başlamışlardır.

Bu tehlike karşısında Açe Sultanı Alaeddin Şah, Osmanlı'dan yardım ister.

II. Selim Han, 22 gemilik bir filo ile Kızıldeniz kaptanı Kurdoğlu Hayreddin Hızır Reisi yardıma gönderir.

Muhtelif mühimmat, birçok top, silah, usta, askerle birlikte yüzlerce gönüllü levent ve topçuyu Açe Sultanı'na teslim eder Hayreddin Hızır Reis.

Türkler Açe'ye yerleşirler. Açe'ye yerleşen Türklerin kurduğu donanma ile Açeliler mühim topraklarını savunurlar emperyalistlere karşı.

Açeliler Türk toplarını ve bayraklarını günümüze kadar kutsal birer hatıra olarak sakladılar.

Osmanlı yıkılıncaya kadar yardımının ardı arkası hiç kesilmemiştir.”

Çay kokusu sarmıştır odayı. Hacı Alwi'nin yanaklarından çizgi çizgi süzülen yaşlar çayın buharına karışır. Sohbet koyulaşır ve sözlerini şöyle sürdürür…

“Yıl 1994… Osmanlı'nın ilk yardımından tam 425 yıl sonra sizler geldiniz ellerinizde sadece valiz ve çantalarınızla. Allah aşkına, kim gönderdi sizi? Nasıl akıl ettiniz buralara gelmeyi? Biz Osmanlı'yı öldü zannediyorduk. Meğer her toprağın altına giren çürümezmiş evlatlarım.”

Gece ilerlemiştir… Sabah yakındır… Kalkarlar. Ertesi gün yapılacak çok iş vardır yine.

Firman Bey ve eşi de sürekli yardımcı olurlar. Çok güzel bir evleri olmasına rağmen hafta sonları gelip inşatta öğretmenlerle hasırın üstünde kalırlar. Çok cana yakın insanlardır. Öğretmenlerin çamaşırlarını evlerine götürüp yıkarlar. Osmanlı'nın torunlarına sahip çıkma yarışı vardır. Firman Bey, eşi İbu Ucu Hanımefendi, Aip Bey ve Hacı Alwi bu yarışın fedakâr kahramanlarıdır.

Okulun tadilatı devam ederken bir ara Türkiye'ye gelirler. Fedakâr Anadolu insanın açtığı eğitim yuvalarını gezerler.

İstanbul büyülemiştir Aip Bey'i, tam bir Osmanlı şehridir.

Yıllar önce yardıma gelen gemiler, leventler buradan yelken açmışlardı.

İsmail Bey çok istemişti Türkiye'yi görmesini. Aip Bey de ardı arkası kesilmeyen ısrarlara dayanamamış kabul etmişti. “İyi ki gelmişim” dedi içinden.

Bütün merakı, Osmanlı'dan tam 425 yıl sonra Endonezya'da okul açmak için giden İsmail Bey ve arkadaşlarının gönüllerinde bu sevdayı tutuşturan insanı bir an evvel görmekti.

Nihayet Fethullah Gülen Hocaefendi'yi Altunizade'deki ikametgâhında ziyaret ettiler.

Bu ziyaretten çok etkilendi. Bir aralık cebinden bir fotoğraf çıkardı ve “Bu benim oğlum efendim, yakınlarda vefat etti, ona dua eder misiniz?” diye uzattı Hocaefendi'ye.

Öylesine masum, öylesine sevimli çocuğun resmine uzun uzun bakar Hocaefendi. Sonra gözlerini yumar ve “Bu çocuğun duaya ihtiyacı yok” der.

Aip Bey çok memnun olur, yanaklarından sevinç gözyaşları süzülür. Hazan harmanı yüzündeki donmuş tebessüm harekete geçer:

-“Efendim biz arkadaşlarımızla Endonezya'da bir bina kiraladık, yakında okul açacağız, bir isim lütfeder misiniz?”

Hocaefendi hiç düşünmeden “Pribadi olsun” der. Aip Bey;

-“Oğlumun acısını hiçbir şeyin dindirmeyeceğine inanıyordum ama bu okul acıma merhem oldu” der.

Son Açe felaketinde de başta PASİAD olmak üzere pek çok kurum aracılığı ile Türkiye yine Açeli kardeşlerimizin yanındaydı. Osmanlı'nın yardım geleneği günümüzde de sürdü.

Bugün Endonezya'daki Türk okulları “Pribadi okulları” diye anılmakta.

Çok sevdiği İstanbul'dan ayrılırken, dudakları tatlı bir tebessümle kıpırdar Aip Bey'in:

-“Bir Pribadi öldü, bin Pribadi dirilecek!”

Sımsıcak sevgileriyle Pribadiler geriye dönüyordu.

27/3/2007

Vazo

VAZO

Swetlana Hanım’ı, Kazak Türk Liseleri’nde okuyan çocukların velilerine, Anadolu’yu daha yakından tanıtabilmek amacıyla tertip ettiğimiz gezide tanıdım. İnce uzun boylu, sessiz ama vakur bir hanımdı. Mütebessim bir çehresi vardı. Çocuğu Astana’daki lisede okuyordu.
Belki onun sessizliğinden, belki grubun kalabalık olmasından, belki de gezi boyunca benim bitmeyen telaşımdan  olacak pek farkedememiştim Swetlana Hanım’ı... Onu asıl geziden bir kaç ay sonra evinde ziyaret ettiğim sürede tanıdım.


İyi hatırlıyorum. Soğuk bir kış günüydü. İşimle alakalı bazı görüşmeler yapmak için gitmiştim Astana’ya..
Bütün gün oradan oraya koşuşturduktan sonra yorgunluğumu Swetlana Hanım’ı ve ailesini ziyaret ederek gidermeye niyetlendim. Telefonda kendimi tanıtıp bir saat sonra çaylarını içmeye geleceğimi söylediğimde attığı sevinç çığlığını hiç unutamam.
Aman Allah’ım, o nasıl karşılamaydı öyle. Siz hiç sevincin kendisini gördünüz mü? Hiç elinizle mutluluğa dokundunuz mu? Ben sevinci gördüm, mutluluğu tuttum. O akşam Swetlana Hanım’ın gözleriydi sevinç. Beni hiç görmeden tanıyan ve seven eşinin elleriydi mutluluk.


Beni salonlarının baş köşesine oturttular. Kocası “Biliyor musunuz? dedi.  Her gün, hiç bıkmadan hala o geziyi anlatıyor. Gelen her konuğumuz o geziyi dinlemek zorunda. Gittiğimiz her misafirlikte ne yapıp-edip konuyu o geziye getiriyor ve kimsenin konuşmasına fırsat vermeden sürekli anlatıyor. Evimizde adınızın geçmediği gün yok. Sayenizde aile nüfusumuz bir kişi arttı.”


Terden, mahcubiyetten sırılsıklam olmuştum. Neyse ki, Swetlana Hanım imdadıma yetişti. Kendine has bir zerafetle, “ben ve kocam çocuklarımızı sizinle tanıştırmak istiyoruz” dedi. “Acaba ben gelmeden bu tanıştırmanın provasını mı yaptılar?” diye düşünmeden edemedim. Swetlana Hanım cümlesine noktayı kor komaz, küçükten büyüğe sıralanmış beş çocuk girdi salona... Titiz bir terbiye imbiğinden geçmiş oldukları her hallerinden belli, bayramlık elbiseleri içinde, nasiyeleri pırıl pırıl beş çocuk... O gece benim için şarkı söylediler....
Gece boyunca ailelerimizden, çocuklardan, okuldan memleketlerimizden konuştuk. Dertleştik, söyleştik halleştik.. Ortak noktalarımız, müştereklerimiz o kadar fazlaydı ki...
O gecenin finalini unutabileceğimi sanmıyorum. İzin isteyip ayrılmak için ayağa kalktığımda, Swetlana Hanım’ım eşi
- Bir dakika, dedi.
Salondaki vitrinin içinden o ana kadar dikkatimi hiç çekmeyen camdan yapılmış yeşil renkli bir vazo çıkardı.
- Bu dedi… 19 yıl önce evlendiğimizde eşimle beraber evimize aldığımız ilk eşya… Bizim için çok özel bir hatırası var. Evliliğimizin ve mutluluğumuzun sembolu bu vazo, Eşimle ben bunu size hediye etmek istiyor ve dostluğumuzun bir nişanı olarak ömür boyu saklamanızı istirham ediyoruz. Kabul ederseniz çok sevineceğiz.
Ağlamamak  için dudaklarımı ısırıyor, göz göze gelmeyelim diye başımı kaldırmıyordum. Sadece ben değil hepimiz bir duygu sağanağının altındaydık...


Bir gezinin, üstelik Swetlana Hanım gibi katılanların çoğuyla üç-beş kelam edemeden nihayetlenen bir gezinin, bir aileye bu kadar tesir etmesi inanılır gibi değildi. Bu da Anadolu’nun kerameti deyip geçiştirmekten başka çare bulamadım.


Şimdi o camdan yapılmış yeşil vazo iki senedir evimizin vitrininde duruyor.
Ve çicekleri hiç eksilmiyor.

* Akasya Hikayeleri, Ali Tokul, Ufuk Kitap, 2003, İstanbul, s.85

« Önceki ::