Whitelily

4/7/2007

A DIALOGUE OF CIVILIZATIONS

 
 
 
 
Sartre, Fethullah Gulen’e ne derdi?
 
M.ILHAN ATILGAN

Elimde bir kitap var. Kapaginda alti tane resim: Jean Paul Sartre, John Stuart Mill, Konfucyus, Platon, Immanuel Kant ve Fethullah Gulen. Dogrusu, cok uzun zamandir bir kitap kapagini gorunce bu denli heyecanlanmamistim.

 

B. Jill Carroll


"A Dialogue of Civilizations" adli bu kitabin kapagindaki resimleri birbiriyle iliskilendirebilmek icin, adini saydigim dusunurlerin hepsini; ama en cok da Fethullah Gulen ’i tanimak gerekiyor. Cunku ilk bakista siradan bir okura ya da felsefe meraklisina ucuk bir fikir gibi gelebilecek bu kumelendirme, Gulen’in dusunce evrenini bilenler icin, dusunce tarihindeki buyuk resmin tamamini gorebilmek anlamini tasiyor. Yillardir humanistik calismalar ve dinler konusunda akademik duzeyde arastirmalar yapan B. Jill Carroll kitabini, Gulen’in eserleriyle soz konusu filozoflarin metinleri arasinda bir ‘karsilikli konusma’ biciminde kurgulamis. (Turkiye’de boyle bir ise kalkissaniz akademik unvaninizi elinizden alirlar!) Ornegin, felsefenin tarihinin kirilma noktasi sayilabilecek Kant’in ahlak metafizigini temellendirisi ile Gulen’in (hic kuskusuz Islamiyet temelli) ahlak anlayisinin nerede, nasil kesisebildigini kitapta gormek mumkun. Liberal filozof John Stuart Mill ile Fethullah Gulen’in ‘ozgurluk’ kavrami cevresindeki degerlendirislerini okuyoruz. Konfucyus ve Platon ise ideal insan ve egitim konusundaki gorusleri uzerinden Gulen ile karsilastiriliyor.
Bunlar uzun uzun anlatilir elbet, Kant’in kategorik imperatifiyle Gulen’in ortaya koydugu kulluk ahlakinin ortak paydalari uzerine makaleler yazilabilir. Beni asil heyecanlandiran, kitapta Sartre ile Gulen arasindaki metinler arasi (‘metinlerarasi’ degil!) diyalog oldu. Burada zihnimi kiskirtan sey, iki ismin ‘sorumluluk’ kavramini nasil yorumladiklari degil; ayni cagda yasamis olduklari gercegi sanirim.
 
 
20. yuzyilin yazgisi
Aralarinda bir kusak farki olsa da, Sartre’i da Gulen’i de 20. yuzyilin ve ulkelerinin yazgisindan ayri dusunemeyiz. 1938’de, Fethullah Gulen dunyaya geldigi yil, 33 yasindaki Sartre sekiz yildir hazir bekleyen en unlu romani Bulanti’yi yayimlamisti. 1952’de Sartre, Heidegger’le tanismak icin Freiburg’a gidiyor; Gulen, Alvar’da Haci Sitki Efendi’den ders okuyordu. Sartre’in Nobel edebiyat odulunu reddettigi yil ise Fethullah Gulen, Edirne’de genc bir vaizdi. Sonunda Sartre, Fransiz varolusculugunun ve edebiyatinin en onemli figurlerinden biri olarak sahneden cekildi. Dusunceleri, savas sonrasi Avrupa’sinda, ozellikle nihilizmle egilimli genc kusak tarafindan sasirtici bir ilgi gordu. (Varolusculugun parlak gunlerinden yarim asir sonra, bugun, Edirne’deki o genc vaizin dusuncelerinin Sartre’inkinden cok daha buyuk bir kuresel etkiye sahip oldugunu gormek tuhaf degil mi?) Popularitesi arttikca, temel kaynaklarini okumadan varolusculugu nihilizme ozdeslestirenler oldu. Bu yanlis yargiya karsin Sartre, ‘kendi icinde’ tutarli gorunen bir ‘sorumluluk’ ogretisi ortaya koymaya calismistir. B. Jill Carroll da kitabinda bu kavramla Gulen’in Islamî gelenekten suzdugu ‘sorumluluk’ anlayisini karsilastiriyor. Biri ateist, biri mumin olmasina karsin, hem Sartre hem Gulen, insan eksenli bir sorumluluk kavrayisi ongoruyorlar. Sartre bunu o bildigimiz, insanin varolusunu kendi gerceklestirecegi ilkesinden (“Varolus ozden once gelir”!) yola cikarak temellendirirken; Gulen, Risale-i Nur temelli cuz’i irade hakikatine dayandiriyor. Her iki anlayista da, insanin hem kendine hem de dunyanin butunune karsi sorumlu oldugu gercegi var. Biri bunu akilsal olana dayandirirken, biri ilâhî olandan el aliyor. Ve Gulen’in eserlerinden asinasi oldugumuz ‘yeryuzu mirascilari’nin, ‘aksiyon insanlari’nin dunyaya karsi sorumlu olma bilinci, yeri geliyor Sartre’in doktriniyle ortusuyor. Kitabin bu bolumunun tam da bir ‘karsilikli konusma’ kurgusu icinde oldugu soylenemez. Carroll, once Sartre’in, ardindan Gulen’in yazdiklarindan ornekler veriyor.
 
Yakin cevresi, Fethullah Gulen’in, Sartre’in 1943 tarihli basyapiti Varlik ve Hiclik’i (L’Être et Le Néant, henuz Turkceye cevrilmedi) okudugunu bilir. Gulen’in cesitli yazilarinda varolusculuga keskin elestirileri oldugu da hatirlanirsa, Carroll’in kitabindaki makalenin bir anlamda Gulen’in varolusculuga cevabi niteligi tasidigini da soylemek mumkun. Ne yazik ki, Sartre’in omru Gulen’in fikirlerini tanimaya yetmedi. Zihnimi kiskirtan soru su: Sartre, Gulen’e ne derdi? Cemal Sureya’nin cennetteki sofrasini duslemek gibi olacak ama ikisi arasindaki bir konusma urpertici olmaz miydi?
Fethullah Gulen, kuskusuz bir filozof degil; Islam’in irfan gelenegine eklemlenen bir âlim, bir yol gosterici, bir zihin yapici. Onun dunyasini anlamak icin sosyal bilimlerin soylemi yeterli olamaz. B. Jill Carroll, humanizmi en genis anlamiyla kabul edip Gulen’i de bu halkaya ekleyerek ortaya bir resim koyuyor. Pirlanta Serisi’ni Bati dusuncesi ekseninde okumak konusunda yol acici sayilabilecek A Dialogue of Civilizations adli kitap, Gulen’in eserine ilk elden ulasanlara yeni bir sey soyluyor mu? Sanmiyorum. Ama dusunce tarihindeki o buyuk resmin butununu gormeyi kolaylastiriyor. Bir de su var: Antik cagdan bu yana filozoflar, akademik dunyanin ve konferans salonlarinin disina cikildiginda, felsefenin bir ise yarayip yaramayacagini merak etmislerdir. Gulen’in eserlerine felsefî acidan bakan kitap, icinde en cok bu sorunun cevabini sakliyor.

 

============ ========= ========= ========= =

 

Not: Dunyanin en yaygin online kitap satis sitesi www.amazon.com da "en cok satilanlar" listesinde bulunan "A Dialogue of Civilizations" isimli bu eseri alan okurlarin  yorumlarini da bu linke tiklayarak

 

http://www.amazon. com/Dialogue- Civilizations- Islamic-Humanist ic-Discourse/ dp/1597841102/ ref=sr_1_ 1/002-3219836- 1826410?ie= UTF8&s=books&qid=1183356638&sr=8-1

 

okuyabilirsiniz.

Kenan Kilimci'YE TEŞEKKÜRLER...

14/12/2006

İlhan Selçuk'un ampulü




Yine komik bir siyaset yazısına imzasını atan İlhan Selçuk, AKP'nin simgesi olan 'ampul'ün peşine düşmüş.
"Bilmiyorum, yeryüzünde ampulü sembol diye benimsemiş bir başka parti var " diye sorarak başlıyor. (Cumhuriyet, 13 Aralık)
Anlatalım da öğrensin İlhan Abi.
Ampul, elektrik kullanarak çevreyi aydınlattığı için birçok kültürde ilerlemenin, gelişmenin simgesi olmuştur. Mesela Lenin bir keresinde komünizmi, "Sovyet iktidarı artı elektrik" diye tanımlamıştı.
Ampulü simge olarak kullananların çoğu, ileri teknolojisi nedeniyle Batı'ya gıpta eden kültürlerdir.
Mesela Nepal'deki çevreci Harit Shanti partisinin simgesi ampuldür. Hindistan'da Mizoram Halk Konferansı'nın, Pakistan'da İlerici Cumhuriyet Partisi'nin simgesi de ampuldür. Mısır'da ampul siyasi simge olarak kullanılır.
Yalnız partiler değil, mesela Bangladeş'te olduğu gibi bazı bağımsız adaylar da ampulü simge olarak tercih etmiştir.
Yukarıda Batı teknolojisine gıpta eden kültürlerden söz ettik. Ama ampul sadece oralarda kullanılmaz. Batı siyaset aleminde de rast geliyoruz ampule. Mesela ABD'li Demokrat siyasetçi Dennis Kucinich'in "Kongre'yi aydınlatın" sloganına ampul eşlik etmiştir.

**
Madem başladık, devam edelim bari.
Efendim AKP'nin ampul simgesi, 'nur' (ışık) kelimesi vasıtasıyla Said Nursi ve dolayısıyla Fethullah Gülen ile ilişkiliymiş.
Bir insan, üstelik de 70 yaşını aşmış, yıllardır basında kalem oynatan bir insan, yaşadığı ülkenin kültürünü bu kadar mı tanımaz?
'Nur', bizimki gibi Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu ülkelerde sıkça kullanılan bir kelimedir. Çünkü Allah'ın ışığına işaret eder.
Bırakın her şeyi, isimlerimize bakmamız bile 'nur'un hayatımızdaki yerini anlamaya yeter.
Önce birkaç kadın adı:
Nur: Işık, parıltı aydınlık, Allah'ın gönderdiği ışık. Nural: Kutsal ışık. Nuran: Işıklı, nurlu, aydın. Nuray: ışığı gibi nurlu. Ve bunlar gibi: Nurçin, Nurdan, Nurgül, Nurhan, Nuriye...
Erkek adlarında da nur kullanılır:
Nurettin: Dinin ışığı, aydınlığı. Nuri: Işıklı, ışıktan gelen. Nurkan: Aydınlık, temiz soydan gelen. Nurşat: Işığa boğulmuş, vb.
Ayrıca Binnur, Ayşenur, Bahtınur gibi içinde nur geçen daha nice isim var.
Bu adları Said Nursi ya da Fethullah Gülen mi koydu? Ya da bu isimleri çocuklarına verenler onlardan mı esinlendi?


Devam edelim...
İlhan Abi bilmediği için uyduruyor: Efendim mesela Tayyip Erdoğan, Nur Cemaatindenmiş. Ne alakası var? Nakşibendilere yakın olduğu defalarca yazıldı.
Nurcuların bir bölümü (mesela Yeni Asyacılar) Erdoğan'ı desteklemiyor zaten. Gülen Cemaati ile de arası 'soğuk' sayılmaz ama 'sıcacık' da değil.


İşin eğlenceli tarafı ne biliyor musunuz? Sürekli aydınlanmadan ('Türk aydınlanması' vs.) söz edilen erken Cumhuriyet döneminde, milletin orasına burasına batan 'Altı Ok' yerine 'ampul' pekala CHP'nin simgesi olabilirdi. Çünkü 'teknolojik terakki' (ilerleme) ve 'hurafelerden kurtularak aydınlanan akıl' gibi fikirleri simgelemek açısından ampul gayet uygundur.
Arkadaşlar!
Hükümetin eleştirilecek bir sürü uygulaması... Ya da tersine, çözemediği, karşısında aciz kaldığı sürüyle sorun var bu ülkede.
AKP'yi eleştirin. Başbakanı eleştirin. Bakanları eleştirin. Ama bunu İlhan Abi gibi kendinize güldürerek yapmayın.
Amerikalıların ünlü 'ampulü değiştirmek için kaç kişi gerekir' fıkrasıyla bitirelim:
"Soru: Ampulü değiştirmek için kaç İlhan Abi gerekir?.. Cevap: Hiç. Darbe olduğunda zaten aydınlanacağız."

 

Emre Aköz, Sabah 14.12.2006

5/12/2006

Bir avuç Türk, Avrasya'ya diyalog götürüyor

Dünyanın birçok bölgesinde çatışmalar ve anlaşmazlıklar devam ederken bir avuç Türk, Avrasya coğrafyasına diyalog zemini oluşturuyor.

2000 yılında kurulan Diyalog-Avrasya Platformu'nun yayın organı Diyalog Avrasya (DA) dergisi, 5 yıldır Moldova'dan Moğolistan'a kadar tam 17 cumhuriyette sağduyunun sesi oluyor. Türkçe ve Rusça olarak 3 ayda bir yayınlanan DA, "Diyalog 'evet'le başlar" sloganıyla çatışma yerine uzlaşmayı ikame etmeyi öngören bir anlayışı benimsiyor. DA temsilcileri geçtiğimiz gün İstanbul'da bir araya gelerek, Avrasya'daki son gelişmeleri değerlendirdi. Genel koordinatör Cengiz Şimşek başkanlığında yapılan toplantıya DA'nın Türkmenistan temsilcisi Cemil Yıldız, Ukrayna temsilcisi Gökhan Demir, Kırgızistan temsilcisi Mustafa Başkurt, St. Petersburg temsilcisi Selman Gülen, Tataristan temsilcisi Rasim Husnitdinov, Moldova temsilcisi Mehmet Kaya, Gürcistan temsilcisi Fatih Demir, Kazakistan temsilcisi Ali Çelikbaş ve Rusya Federasyonu koordinatörü Ali Sami Yıldırım katıldı.

Toplantıda konuşan DA Genel Koordinatörü Cengiz Şimşek, ideolojilerinin bilgi ve sevgi olduğunu, politikalarının ana çatısını da yakınlaşmanın, uzlaşmanın ve anlayışın oluşturduğunu vurguladı. DA'nın Gürcistan temsilcisi Fatih Demir, yayın kurulu başkanlarının, Cumhurbaşkanı Mikhail Saakasvili'nin annesi Giuli Alasania olduğunu söyledi. Demir, DA'nın özellikle Gürcistan siyasetinde ve bürokrasisinde çok iyi tanındığını anlattı. Kırgızistan temsilcisi Mustafa Başkurt ise derginin parlamentodaki 75 milletvekilinden 40'ına ulaştığı bilgisini verdi. Moldova temsilcisi Mehmet Kaya da, Moldova Parlamento Başkanı Marian Lupu'nun DA'nın bir gün bütün dünyada tanınacağını söylediğini aktardı. Kaya ayrıca, DA'nın Moldova'da yaşayan Gagavuz Türklerinin de dünyaya açılan penceresi olduğunu belirtti. Derginin danışma kurulunda yer alan dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un DA ile ilgili söylediği, 'Bu dergi Avrasya'nın kartvizitidir' nitelendirmesi DA'nın vizyonunu da ortaya koyuyor.

Yayınlandığı ülkelerde özellikle siyaset ve bürokrasi dünyasının büyük ilgisini çeken 16 bin tirajlı DA, Avrasya'nın önemli yazar, entelektüel ve sivil toplum kuruluşu çalışanlarını da bir araya getiriyor. Ayrıca yayınlandığı ülkelerdeki birçok politikacının makaleleri de dergide yer alıyor. DA'nın danışma kurulunda Cengiz Aytmatov'un yanı sıra Halil İnalcık, Kemal Karpat, Şerif Mardin, İlber Ortaylı, Halit Refiğ ve Mete Tunçay gibi entelektüeller bulunuyor. Yayın kurulunda ise Mehmet Altan, Toktamış Ateş, Beşir Ayvazoğlu ve Edibe Sözen gibi isimler var.

Zaman, 05/12/2006

10/11/2006

İsveçli Baş Rahiplerden Bengt Wadensjö ile Röportaj

İsveçli Baş Rahiplerden Bengt Wadensjö:
“Avrupalılar İslam ülkelerini gezse görse, müslümanlar hakkında yargıları kalkacaktır. Müslümanlara da kendileri hakkındaki yargıları izale adına vazife düşüyor.”



İsveç’in 13 büyük baş rahiplik görevinde bulunmuş olan ve şuan diğer din mensuplarıyla diyalog hususunda görevli bir rahip olan Bengt Wadensjö Stockholm’ün Nacka bölgesindeki kilisede kendisini ziyaret eden Türkiye orijinli Diyalog ve Tolerans Platformu yetkililerini kabul etti ve gündeme dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Wadensjö’nün Platform yetkililerini kabul ettiği Stockholm Nacka Kilise’sinde Zaman muhabiri de oradaydı, gündemi değerlendiren ve görüş alış verişinde bulunan Papaz Wadensjö, Papa’nın açıklamaları konusunda düşüncelerinin sorulması üzerine şu şekilde konuştu:

“Papa sanırım yanlış anlaşıldı, kendisi de böyle olduğunu söyledi zaten, ama bir insan eski bir yazıdan alıntı yapıyorsa, bunu güncelleştirmek için okuyordur. Görülüyor ki Papa akademik olmakla birlikte güncel hayatla iç içe ve Müslümanlarla hiç diyalog halinde olmadığı anlaşılıyor. Konuşurken de; hem yanlış anlaşılabileceğini ve reaksiyon olabileceğini hesaba katmalıydı. Neticede büyük bir talihsizlik…”

“Bizler bir arada yaşayacaksak, birbirimiz hakkında iyi şeyler düşünmeli ve birbirimize iyi davranmalıyız, birbirimize saygı duymalıyız, ciddiye almalıyız.” diyen Papaz Wadensjö; bir arada yaşarken de, bazı farklılıkların ve problemlerin kaynağı hep dinde aranmaması ve getirilen örfi kültür farklılıkların varlığına değindi. Töre, namus cinayetleri, ya da Afrika’daki genç kızların sünnet yapılması gibi adetlerin dinden değil, yerel kültürlerden kaynaklandığını söyleyen Wadensjö: “O yüzden insanları tanımlarken davranışların kaynağını iyi bilmek gerekir” dedi.



Birarada yaşayacaksak birbirimize saygılı olmalıyız
“bir çok İsveçli Müslümanları terörist olarak düşünüyor, ama ben bunlara karşı Müslümanları savunuyorum ve onlara; teröristlerin gerçek müslümanlar olamayacağını söylüyorum” diyen Papaz Wadensjö, kendisinde böyle bir ön yargı oluşmamasını, Kuran’ı bilmesine ve İslam ülkelerini gezip Müslümanları tanımasına bağlıyor. İslam’da ve Kuran’da dinde zorlamanın olmadığını gördüğünü söyleyen Wadensjö: “Eğer burada bir arada yaşayacaksak, birbirimizi saygıyla karşılayıp, olduğumuz gibi kabul etmeliyiz.”

Bu konuda Müslümanlara da vazife düştüğünü söyleyen Papaz Wadensjö: “Müslümanlar da artık İsveç toplumunda yerlerini alması gerekir. Kendini bir kenara çekip izole etmenin bir anlamı yok. İsveçli de, diğer yabancı bir Müslümanlar da bir kenara çekilmiş durumda, ama kabuğumuzdan çıkmalı ve birbirimizi sevmeyi öğrenmeliyiz.”

‘Müslümanlar kendisini doğru anlatmalı’
İsveçlilerde ve genelde Avrupalılarda halen çok önyargılar olduğunu ifade eden Wadensjö, Müslümanlar topluma daha çok girdikçe, toplumda daha çok göründükçe bu ön yargıların çözüleceğini ve doğru anlamanın başlayacağına vurgu yaptı. Hıristiyanların İslam dünyasını doğru anlaması adına Suriye, Ürdün gibi yerlere şahsi bir inisiyatif olarak geziler düzenlediğini Papaz Bengt, bazı İsveçlilerin şu tepkisiyle karşılaştığını söylüyor: “Can güvenliği açısından böyle bir şeye nasıl cesaret ediyorsun?!” Kendisinin onlara: “En barış ve huzur dolu yerler orası!” dediğini söyleyen Wadensjö 1982 yılında Türkiye’ye ilk gittiği yıllarda da insanların ilk yorumunun: “Buraya canlı olarak dönemeyeceksin!” olduğunu söylerken, bu yargıda değişmeler olsa da, alınması gereken çok mesafe olduğunu ekledi.

Tanımada geziler çok önemli
Hıristiyanlara düşenin, Müslümanları doğru anlaması için İslam ülkelerine düzenli geziler düzenlemesi gerektiğine vurgu yapan Bengt: “O zaman insanlarımız orada ne kadar güzel bir kültür olduğunu görebilirler. Ön yargılardan kurtulmak adına çok çaba sarfetmeliyiz. Buna çözümler bulmak için belediyelerde toplantılar düzenlemek istiyoruz. İçine girdikçe her geçen gün İslam hakkında yeni şeyler öğrenmeye başlıyoruz” diye konuştu.

 

Ramazan Kerpeten, Stockholm  Zaman-İsveç

http://www.isveczaman.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4

10/10/2006

Kanada'da diyalog iftarları

Kanada Dinler Arası Diyalog Merkezi (CIDC) tarafından London, Kitchener, Hamilton, Montreal, Ottawa ve Toronto'da düzenlenen diyalog iftarları, Kanada'nın elit tabakasını buluşturan etkinliklere dönüştü. Çıkıntılık yaptığım için yine bana kızacaklar ama, yapıcı eleştirilerimi yazmazsam içimde kalır.


Ottawa'da Kanada parlemantosu'nda verilen iftar dışında iftar verilen salonlar (150-200 kişilik) doldu, davetlilerin hepsi geldi. Neden Ottawa'da 50 kişilik boş yer kaldı ve neden Türkiye'nin Ottawa Büyükelçisi Erman Aydemir, salonu 5 dakika sonra terketti acaba? Bu etkinliğe çok konuştuğum ve yazdığım, "fincancı katırlarını ürküttüğüm" için davetli değildim. İftara Kanada'da çıkardığımız Türk toplumunun 5000 tirajlı tek gazetesi CanadaTürk'ün Editörü Hasan Yılmaz katıldı ve yorumunu bana iletti.


İftarı düzenleyenler çok basit bir işi yapmamışlardı. Kısa bir süre önce Ottawa'da Ankara'nın bilgisi dahilinde dernekler üstü çalışan NGO mahiyetinde bir sekretarya kuruldu. Kanada-Türkiye Parlamentolar Arası Dostluk Grubu'na kayıtlı 36 Kanadalı milletvekili ve senatörü ile yakın diyalog içinde bulunan bu sekretarya vasıtasıyla bir çırpıda hepsini iftara getirmek mümkündü. Bu grubun başkanı Velocatt'ın Saskatchewan Saskatoon bölgesinden milletvekili seçilmesine birazcık yardımcı olmuştum. Bağış kampanyasını ( Kanada'da legaldir) tanıdığım zengin Türkler arasında organize ederek hiç olmazsa maddi olarak arkandayız mesajı vermek istemiştim. Velocatt, Ermeni sözde soykırım iddialarına karşı Türkiye'yi samimi olarak savunan tek isimdir. Üstelik bölgesinde Türk seçmen sayısı bir elin parmaklarını geçmemesine ve muhafazkar partiden seçime girmesine rağmen bunu bizden talep gelmeden gönüllü yapıyor. Türkiye'ye gitmiş, görmüş, gerçekleri bilen ve bizi seven bir Türk dostu. Dostluk Grubu üyesi olan, yakın ailevi dostumuz ve iş ortağımız Yunan asıllı Senatör Pena Merchant'in öncülüğünde Yunan asıllı milletvekilleri iftara getirilebilirdi. Pena hanım 2 sene önce şirket olarak eşiyle gönderdiğimiz Türkiye gezisinden Türkiye ve Mevlana aşığı olarak dönmüştü. Babası 95 yaşında, Salihli doğumlu bir Türkiyelidir. Kısaca iftarda olması gerekenler yoktu. Büyükelçi konuşacak bir adam bulamayınca, kendilerine hiç sorulmayıp misafir manken konumunda ağırlanınca ve kendisine konuşma hakkı verilmiyeceğini anlayınca iftarı hemen devletin ve şahsının onuru-gururu açısından terketti. Diplomasi bilmeyenlerin çuvallaması haktır. Anlayana mesaj gönderdi. İnşallah bu hata bir daha tekrarlanmaz. İlk defa olduğu için organizatörlerin tecrübesizliklerine veriyorum.


Toronto'da yaşamama rağmen Toronto iftarına da davet edilmemem, hoşgörü ve diyaloğu iftarı düzenleyenlerin ne kadar içselleştirdiğini gösteriyordu. Diyalog şekilde kalmamalı, dostlar alışverişte görsün diye yapılmamalı. Bir yaşam felsefesi haline getirilirse ve bireyler arası ilişkiye çevrilirse başarı olma şansı vardır. Neyse; CanadaTürk köşe yazarı ve bir gazeteci-yazar olarak kapıdan davet edilmediğimde, eğer istersem bacadan girmesini bilirim. Diyaloğcu kardeşlerime kendi kardeşleriyle de diyalog içinde olmaları gerektiğini orada bulunarak anlatmak istedim. Tabi anlayana... Toronto Sun, Kanada medyasında CanadaTürk dışında iftarı haberleştiren tek günlük medyaydı. Tevafuk eseri masamda oturan bu gazetenin muhabirine haberin koordinatlarını vermesem, onu da göremezlerdi. Allah'ın açık inayeti ve yardımı olmasa, bu iftarların bu kadar başarı olması zaten akıl ve mantıkla açıklanamaz. Birileri istihdam ediliyor ( ilahi manada)... Habere geçelim:


Holiday Inn On King Downtown Toronto Hotel'inde düzenlenen, tüm dinleri temsil edenlerinden oluşan 200 kişilik seçkin bir davetli topluluğunun katıldığı 2. Geleneksel İftar yemeğinde konuşmacılar, " Birlikte sevgi dünyası kurabiliriz" ortak payda ve düşüncesinde birleşti. ABD'nin Toronto Konsolosu John R. Nay, Toronto Polis Şefi Yardımcısı Tony Warr'ın yanısıra rahipler, hahamlar, imamlar, budistler, Hindulardan oluşan din mensupları, sanatçılar, artisler, müzisyenler, akademisyenler iftara katıldı. ABD'nin Toronto Konsolosu John R. Nay, Toronto Polis Şefi Yardımcısı Tony Warr ve diğer din mensupları Ebru Türk Sanatı üstadı Salim Uslu'nun Kanada bayrağı hazırlamasını heyecanla beklediler. İftarların en güzel yanı geleneksel Türk sanatımız Ebru'nun tanıtılması oldu.


CIDC Başkanı Abdulkadir Bulşen'in selamlama konuşmasından sonra iftara kadar konuşan Film yapımcısı ve öğretmen Mitra Sen, artislerin barış ve anlayışın Kanada'nın hayatına yerleşmesine destek verdiklerini belirtirken, çok kültürlülük ve çeşitliliğin toplumu renklendirdiğini; müslümanları tanıyınca çok etkilendiğini söyledi. Ezan sesini huşu içinde dinleyen davetliler, müslümanlarla birlikte yemeğe başladı.


Konuşmasına Hz. İsa'nın "Bilmediğimi, sevmediğimide seviyorum" sözüyle başlayan Roman Katolik Kilisesinden Pastor Michael Swan, " İlk önce ortak müşterekler konusunda ilişki kurmalıyız. Hepimiz aynı Allah'a inanıyor ve kulluk ediyoruz. Müslümanların Allah'la ilişkisinin önemli olduğunu biliyorum. İnandıklarımız etrafında birlikte çalışabiliriz. Sadece oturup konuşmaya değil devam ettirmeye önem veriyorum." dedi.


Birbirimizi anlamamız için uzun süreli ilişki ve çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade eden ABD'nin Toronto Konsolosu John R. Nay, " Hepimiz hata yapıyoruz. ABD'de hatalar yapıyor, bunu kabul ediyorum. Hıristiyan, Müslüman, Musevi, Hindu; hepsinin aynı amacı var, bir grubu eleştirmek çok zor. Birlikte ortak çalışılırsa karşı durmalar olmaz. Müslümanlarla yakın çalışıyorum. Alberta'da ailecek görüştüğümüz bir müslüman aile çok iyi dostumdur. Çok farklı gruplar var; ama hepimizin aynı ortak duygu ve düşünceleri paylaştığımızı, aynı Allah'a inandığımızı önplana çıkartmalıyız." diye konuştu. 2006'de atanan Ray, çağrılırsa ve sağlık durumu iyi olursa gelecek yılda iftar davetine iştirak etmekten memnunluk duyacağını dile getirdi.


CIDC'nin danışmanlarından Kemal Şahin, sadece Anadolu'yu karış karış gezen Yunus Emre'nin, " Sevelim, sevilelim. Sevgi hasıl edelim. Zira sevgi öyle bir anahtardır. Ki, onun açmayacağı kilit yoktur" dörtlüğünü okudu. Kürsüye gelen Toronto Polis Şef Yardımcısı Tony Warr, hoşgörü, anlayış, barış ve güven içinde birlikte yaşmanın yollarını araştırdıklarını belirterek, bu ülkede "birbirimizden farkımız yok" düşüncesiyle huzur içinde takdir ederek yaşayan insanların ahenk ve düzenini, barışı sağlamaya hizmet ettiklerini kaydetti. Kutsal Kuran'ı Kerim'in Ramazan ayında indiğini hatırlatan Warr, Allah'ın herkesi korumasını diledi.


McGill Üniversitesi Öğretim Üyesi ve CanadaTürk yazarı Fahri Karakaş'ın bir doktora tezi mahiyetindeki içerikli olduğu kadar mesaj yüklü konuşması iftara damgasını vurdu. ( Kanada'da ki tüm iftar programlarında ana konuşmacı olan 25 yaşındaki bu genç öğretim görevlisi arkadaşımızın adını yakın gelecekte çok duyacaksınız, bir kenara yazın) Papa'dan Ortaçağ bağnazlığından pasaj değil dinler arası barışa köprüler kurmasını beklediklerine işaret eden Karakaş, Danimarka ve Avrupa ülkelerinde meydana gelen " Karikatür Provokasyon"unu bir daha yaşamamak için diyaloğun elzem olduğunu anlattı. Müslümanların Hz. Muhammed'i ( SAV) bir aile üyesi olarak gördüğünü, ona hakaretin aile üyelerine tecavüz ile aynı anlama geldiğini vurgulayan Karakaş, özellikle dini liderlerden saygı beklediklerini işaret ederken, nefreti artıracak konuşmalardan kaçınarak sevgi, barış, tolerans yüklü mesajlar vermelerini istedi. Müslüman olmanın şartının tüm peygamberlere iman ve saygı olduğunu dile getiren Karakaş, bu nedenle herkesi müslümanlar gibi her dine saygılı olmaya çağırdı.


Burada huzur içinde iftar yaparken dünyanın açlık, yoksulluk, hastalık, savaş, kan ve gözyaşı içinde kavrulduğunu anlatan Karakaş " 1 milyar insan okuma yazma bilmiyor. 1.3 milyar insan temiz suya ulaşamıyor; 3 milyarı ise yeterince temiz olmayana ulaşıyor. 2 milyar insan günde 2 dolar için çalışıyor. Her 3.8 saniyede biri açlıktan ölüyor. Son 15 yılda Çeçenistan'dan Afganistan, Lübnan, İsrail, Irak ve Filistin'e çıkan savaşlarda kan ve gözyaşı eksik olmuyor. İsrail ve Filistinde yeni doğan bir bebek ölüm, bomba tehditi altında, güvensiz bir ortamda doğuyor. Bizi biz yapan, ortak değerlerimizi inşa eden varlıklarımız için dünyayı korumalıyız. Aynı gemi içindeyiz, gemi batarsa hepimiz batarız. Eğer biz değilsek bunu kim yapacak. Dünya dini liderleri biraraya gelerek bunlara çözüm aramalıdır." diye konuştu.


11 Eylül elim olayından sonra, İslam'ın en fazla yanlış anlaşılan din olduğuna atıfda bulunan ve tüm müslümanların "potansiyel terörist" olarak görülmesinden yakınan Karakaş üstüne basa basa " Biz terörist değiliz" dedi. Hz. Muhammed'in barışı getirdiğini, karıncayı dahi incitmeyen insan yetiştirdiğine değinen Karakaş, bir insanı

öldürmenin tüm kainatı öldürmekle eşdeğerde görülen İslamiyetin barışı öngördüğünü, dünyadaki tüm krizlerin aynı mesajı veren dinlerle diyalogla halledilebileceğini bildirdi. Karakaş, global dünya vatandaşı olmanın 10 altın kuralını ve 3 ana metaforunu tek tek izah etti. "Barış dolu bir dünya ummak çok mudur?" replikli cümlelerle derdini çok iyi anlatan Karakaş, büyük barış kahramanları olarak Mevlana, Fethullah Gülen, Said Nursi, Anne Terasa, Dala Lama, Luther King'in adlarını saydı ve konuşmasını Mevlana'nın meşhur " Ne olursan ol, yine gel" dörtlüğüyle tamamladı.


Fahri'nin konuşmasını çok sert bulanlar oldu. Bu nedenle Toronto'dan sonra yaptığı Hamilton, Montreal ve Ottawa iftarları konuşmaları yumuşattırılmış. Neden anlayamadım. Papa'ya ilk sert tepkiyi koyan, karikatür krizinde en esaslı açıklamayı yapan ve 11 Eylülden sonra " Müslüman terörist olamaz, terörist ise müslüman değildir" atasözünü müslümanlara kazandıranın kim olduğunu gölgelerinden korkan arkadaşlar unutuyorlar sanırım. İftarları takip eden istihbaratların raportörleri, eminim çoktan hakkınızda 'çok olumlu çalışmalar' raporu vermiştir. Aksi tarzda rapor sunabilecek Mossad raportörü bile, yanıma geldi ve iftardan çok etkilendiğini söyledi. Sadece " Sahnede konuşma yapan haham gibi liberal Yahudileri ikna edersiniz, getirirsiniz; ama fanatik Yahudileri asla ikna edemezsiniz, diyalog kuramazsınız" demekle yetindi. Birde, iftar gününün yahudilerin dini bayramı gecesine denk getirilmesini basiretsizlik olarak değerlendirdi.


CIDC tarafından geçtiğimiz aylarda Türkiye'ye götürülen ekipte yer alan Pastor Jesse Anunciacion ve Lynda Kelly, hatıralarını anlattıkları konuşmalarında Türkiye'nin dünyanın en güzel, görülmeye değer, barış ve huzur dolu ülkesi olduğunu ve insanlarının misafirseverliği, sıcaklığı karşısında insanlığın ölmediğini düşündüklerini ifade ettiler. Kelly'in " Aptal olmayın, Türkiye'ye gidin" sözleri alkış aldı. Programın sonunda üç semavi dinin temsilcileri ayrı ayrı barış duası yaptı. Kelly'nin " Düşman kazanmak kolay arkadaş kazanmak zordur, Türkler kolay arkadaş edinebileceğiniz sıcak insanlar" sözlerini duyan bir Türkiyelinin diyaloğa karşı çıkmasını anlayamam, iyiye yoramam.


Diyalog iftarları ne kadar eleştirilirse eleştirilsin mükemmel organizeler. Bir rahibin, "Ramazan'dan bir hafta geçti, iftara çağıran olmadı, bu benim bu yıl müslümanlarla ilk iftarım. Umarım başka çağıranda olur" ifadesini kullanması halen kulaklarımda. Bu işin ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Müslümanların terörist olmadığını temsilen gösteren bu çalışmaların İslamiyet'e yapılacak en büyük hizmetlerden biri olduğuna inanıyorum. Kim ne dersin desin: Diyaloğa devam.. Diyaloğsuzlara rağmen...

Faruk Arslan , Son Saniye.NET

09.Ekim.2006   

6/10/2006

Önyargının ilacı kültürel diyalog

ABD'de faaliyet gösteren Rumi Forum'un akademisyenlerin katılımıyla düzenlediği 'Kültürlerarası Diyalog' gezileri, yanlış algılamaların önüne geçiyor.

Amerikalı bir profesör, arkadaşlarıyla Sultanahmet Camii'ni ziyaret etmektedir. Cemaat akşam namazını kılarken durup imamın okuduğu sureyi dinlemeye başlar. Gözyaşlarını tutamaz ve secdeye kapanır.’

"Katolik bir papaz, Ayasofya'yı gezerken gözleri yukarıda bir noktaya takılır. Arkadaşlarına başıyla işaret eder. Hz. İsa ikonası ve Hz. Muhammed (s.a.v) kaligrafisi bir arada durmaktadır. Ağzından şu sözler dökülür: "Silmemişler görüyor musunuz? Burası yüzlerce yıl Müslümanların elinde kaldı ama İsa'nın resmini silmemişler. İşte hoşgörü bu."

Yukarıdaki satırlar ütopik bir Türk filminin senaryosundan ya da henüz basılmamış bir romandan alınmadı. Amerika'da faaliyet gösteren Rumi Forum'un düzenlediği 'Kültürlerarası Diyalog' gezilerinde bu sahnelere sık sık rastlanıyor. Üst düzey akademisyenlerin katılımıyla gerçekleşen geziler, Batı dünyasında İslam kültürüne dair yayılan yanlış algılamaların önüne geçiyor.

"Kültürlerarası diyalog gezileri" ile Türkiye'ye gelen Georgetown Üniversitesi Dinler Tarihi Profesörü Leo Lefebure, Müslümanlığın Batı’da, özellikle de 11 Eylül'den sonra, çok yanlış algılandığına dikkat çekiyor. Öğrencilerinin ders yılı başında İslam dini hakkında hiç doğru şeyler düşünmediğini dile getiren Lefebure, ilerleyen derslerle birlikte Müslümanlık hakkında fikir sahibi olan öğrencilerin görüşlerinde önemli değişimler olduğunu söylüyor. "İşte bu yüzden İslam kültürünü ve Türkiye'yi doğru bir şekilde tanıtan bu geziler çok önemli." diyen profesör, daha çok insanın gezilere katılıp, İslam kültürünü yakından tanıması gerektiği savunuyor.

Washington Katolik Üniversitesi'nde görevli Romanus Maduabuchi ise katıldığı Türkiye gezisinin hayatında ayrı bir yeri olduğuna inanıyor. "İnsanların gözünde artık çok farklı bir yerim olacak. Çünkü ben, tüm dinlerin binlerce yıl birlikte yaşadığı sevgi dolu bir ülkede bulunma şansına sahip oldum." diye konuşan Katolik papaz, ilk fırsatta Türkiye'ye tekrar gelmek istediğini özellikle ifade ediyor. İnsanlığın aradığı hoşgörünün Anadolu'da zaten var olduğunu görünce şaşkınlığını gizleyemediğini itiraf eden Maduabuchi'ye göre Müslümanların Batı dünyasında düşünüldüğü gibi şiddet yanlısı olması imkânsız. Genç papaz, gezi boyunca en çok, insanların samimi gülümsemelerinden etkilendiğini dile getiriyor. Gonzaga Üniversitesi Tarih Profesörü Michael Maher ise misafir olduğu tüm şehirlerde büyük bir sevgiyle karşılandıklarını belirterek, "Türklerin bu sevgiyi tüm dünyaya yaymaya çalışmasını takdirle karşılıyorum." sözleriyle hayranlığını dile getiriyor.

GÖNÜLLÜ TÜRKİYE ELÇİLERİ

ABD'de kültürlerarası diyalog faaliyetleri yürüten Rumi Forum, 1999’dan bu yana Türkiye'ye geziler düzenliyor. Üst düzey akademisyenlere yönelik olarak düzenlenen gezilerde, Türkiye'nin tarihî ve doğal güzelliklerinin yanı sıra kültürel değerleri de tanıtılıyor. Mayıs ve ağustos aylarında 4 ayrı grubu Türkiye'ye getirdiklerini söyleyen Forum Başkanı Dr. Ali Yurtsever, bu sene için toplam 6 gezi planladıklarını kaydediyor.

Son iki programın önümüzdeki aralık ayı içerisinde gerçekleştirileceğini söyleyen Yurtsever, gezilerin amacının Türk insanının ve İslam dininin gülen yüzünü ve gerçek kimliğini yabancılara göstermek olduğunu dile getiriyor. Sadece 2006 yılı içinde 100'e yakın yabancının gezilere katıldığını belirten Yurtsever, düzenledikleri programların önemini şöyle anlatıyor: "Ülkemize misafir olan akademisyenler şu an Amerika'nın en iyi üniversitelerinde gönüllü Türkiye elçileri. Sadece bu bile kültürlerarası diyalog gezilerinin ne kadar hayati bir önem taşıdığının bir göstergesi."

 

Aksiyon, 02.10.2006 - sayı:617

27/9/2006

“Ya bir de Hıristiyan Olduğum İçin Bana Düşman olunsaydı.

Mattias Falk, yeni adıyla İbrahim Falk. İsveç’in Mondal şehrinde doğmuş, şu an 34 yaşında. 10 yıllık evli ve iki çocuğu var. 8 yaşlarındaki oğlunun ismi Yakup ve 6 yaşlarındaki kızının ismi Selma. Eşi Fadime Hanım Ankaralı. 4 yıllık teknik bölümde okumuş, şimdi Volvo Otomotiv fabrikasında metot mühendisliği yapıyor. Daha önce 2 yıllık askerî yüksekokulda okumuş ve askeriyede üsteğmen rütbesiyle teknik mühendis olarak çalışmış. Askerken Müslüman olmuş... Bu teknik kısım kapandığı için o da askeriyeden ayrılıp özel sektöre geçmiş. Asker kökenli olduğu için dikkatimizi çekiyor ve soruyoruz: 
 

“Siz Müslüman olunca askeriyenin tavrı nasıl oldu?”


“Ben Müslüman olunca, açıkçası önce şaşırdılar.” diyor ve devam ediyor sözlerine: “Neden böyle bir şeye girdin, diye... Ama kimse olumsuz yaklaşmadı. Hatta sonradan merak ve ilgi duydular.


Müslüman olduğumda 22-23 yaşlarındaydım. Önce çekinmedim değil, namaz kılmak istediğimde. Sonradan; namaz kılmak için bir yer istediğimde bana özel bir oda bile tahsis ettiler.” Şaşkınlığımızı görünce, “Niye şaşırıyorsunuz ki? Sizin oralarda bu nasıl bilemem; ama -hangi dinden olursa olsun- ibadet hakkı ve özgürlüğü normal insanî bir haktır. Hangi kurum içinde olursa olsun bu geçerli bir haktır.” diyor. İbrahim’in anlattığına göre, devlet kurumlarında bir sıkıntı yaşamamasına rağmen aile çevresinden çok sıkıntı yaşamış. Çünkü ailesinin Müslümanlığa yaklaşımı şöyleymiş: Müslüman demek, yabancı demek... ‘Ancak yabancılar Müslüman olur’ diye bir düşünceleri varmış.
 


Hatta bunun toplum genelinde de olduğunu ekliyor. Çünkü yabancıların imajı çok zedelenmiş; yabancılar denince işsizlik, uyumsuzluk akla gelir olmuş... Hatta ekliyor:



“Maalesef bu toplumun ekser bir kısmı için Müslüman ve yabancı demek 2. sınıf insan demek... Bu bakış açısına göre; buraya gelen yabancı da genelde kaçarak, sığınarak, sırf para kazanmak için gelmiş ya da sosyal yardımlarla geçinen işsiz demek. Sosyal konum olarak da bir yerlere gelmiş yabancı/Müslüman da pek yok... Gerçi,

-maalesef- İsveç sistemi de buna pek müsaade etmiyor.”

 

“Nasıl Müslüman oldun?” sorusuna, “Zaten bir ışık arıyordum.” cevabını veriyor: “Arayıştaydım, dünyanın, hayatın nasıl kurulduğunu ve devam etmekte olduğunu çok merak etmekteydim. Bulunduğum din içerisinde bu soruların tam cevabını bulamıyordum. İslâm tam karşıladı, hatta hayatıma tam oturdu diyebilirim.”

Orada söze, onun Türk kökenli bir lise arkadaşı karışıyor: “Mattias, zaten İslâm fıtratı üzerine yaşıyordu. Müslüman kökenli arkadaşlardan bile içki içenler, disko vb. yerlere gidenler vardı; ama o hep uzak kaldı böyle şeylerden. Sessiz ve efendi bir arkadaştı.” Bunun üzerine eski Mattias yeni İbrahim diyor ki:

 

“Galiba İslam fıtratı üzerindeymişiz, bir inayet eli bizi koruyormuş. İslâm’la birlikte gerçek kimliğimi, ismimi buldum.” İslâm’ı detaylı olarak ilk olarak sonradan eşi olan Fadime Hanım’dan duymuş. Lise yıllarında aynı okuldalarmış, onun yaşayışını, dinini merak etmiş. “İslâm bir anda içine aldı ikimizi de.” diyor, sonra da evliliklerine giden bir yol açılıyor. Bu noktada liseden Türk arkadaşları diyor ki: “Mattias, Türk öğrencilerin olduğu grubun içine dahil olmaya çalışırdı, arkadaşlardan onu dışlamak isteyenler vardı; ama Fadime Hanım bu tavra karşı çıkardı.”


Sözün bu kısmında diyoruz ki: “Peki değişik dinler arasındaki kimseler arasında diyalog nasıl olmalı?” İbrahim’in cevabı şöyle oluyor:“Eğer, şu an eşim olan Fadime Hanım bir Hıristiyan olduğum için bana düşman olsaydı, tavır koysaydı ne olurdu? Ben nasıl Müslümanlığa adım atabilirdim ki?  

Sonuçta hepimiz insanız ve bir insan olarak o bana bu açılıma fırsat vermeseydi ben nasıl yaklaşabilirdim, nasıl vâkıf olabilirdim bu dine? İnsanlara toleransla yaklaşmalı... Etkileşim, karşıya ilgi ve merakla başlar.” Peki bu düzlemde, Avrupa’daki Türklerin/Müslümanların, genel olarak yabancıların duruşu ve tavrı nasıl olmalı? İbrahim Bey şu cevabı veriyor: “Sanki bir Müslüman’la görüşüyormuş gibi, onun da bir insan olduğunu bilerek yaklaşmalıyız. O Müslüman’da insanlığı görmeli, o insanlar iyi niyetimizi görmeli. Bu, birçok şeyi değiştirecek. Ama ona yaklaşırken, ‘Bak benim dinim seninkinden daha üstün!’ tavrıyla yanaşılmamalı, bu yanlış bir tavır olur ve ters teper. Bunun adına da diyalog denmez zaten.”
 

Bu tatlı sohbet, yenen Türk işi tatlılarla birlikte artık bir nihayete erdiriliyor. Kalkarken biz “müsaade” istiyoruz, İbrahim: “Nasıl yani, nasıl bir müsaade? Kalkmak isterseniz kalkabilirsiz tabii.” diyor... Biz de gülerek: “Bizim Türk âdetlerimizde misafir bir eve gelince artık o ev sahibine tâbi olur, ayrılırken de onun rızası ve desturu ile kalkar.” diyoruz, bu; İbrahim’in çok hoşuna gidiyor.

“Müslümanlık’tan aldığı güzelliklerle Türk kültürünün ayrı bir renkliliği ve nezaketi var. Hayranlık duymamak elde değil.” diye takdirlerini ifade ediyor...

----------------------------------------------------------------------------
 

Ramazan KERPETEN

gencadam.net
« Önceki ::