Whitelily

21/3/2007

Gurbette 9.yıl

 
 
Siir ve muzik esliginde harika bir slayt gosterisi..
Uzerine tiklayin..

16/3/2007

Hacata

Hacı Kemal Erimez

Adanmış bir gönül insanı: Hacı Ata
Hizmete adanmış bir ömür geçiren Hacı Kemal Erimez, yaşadığı fedakarlıklarla dolu hayatı ile herkese örnek olmaya devam ediyor.

6/11/2006

Magadanlı Emine

Sibirya semalarında yükselen bir sessiz çığlıktır duyulan

1992 kışıydı. Tataristan'ın başkenti Kazan, uçsuz bucaksız beyaz örtüye bürünmüş bir masal şehrini andırıyordu. Vaktiyle bölgenin manevî başkenti sayılan Kazan'ın bereketli bağrından Rıza Fahreddin, Musa Carullah ve Alimcan Barudi gibi ünlü alimler çıkmış, bilimin ışığını dünyaya yaymışlardı. Şehir, Muhammediye medreseleriyle sadece Tatarlar arasında değil, Türkistan ve Kazak halkları arasında da eğitimin yayılmasında önemli bir rol oynamıştı. Bir zamanlar camileri, medreseleri, ilim ve kültür yuvalarıyla donanmış koca şehirde şimdi yalnız Şehabeddin Mercani Camii ibadete açıktı. Din adamı derseniz, hak getire! Müslümanların üçü beşi zor araya gelir, cenazelerini çoğu kere hoca bile bulamadan gömerlerdi.

O gün bir mezarlıkta yine bildik görüntüler yaşanıyordu. Beş altı kişi kar yağışı altında bir cenazeyi defnediyorlardı. Biraz sonra mezarın üzerinde topraktan küçük bir kümbet oluşmuştu. Açık düzlüklerden Akkayın ormanlarına doğru savrulan rüzgâr, vahşi uğultular çıkarıyordu.

İçlerinde kumral saçlarının üzerine kalın, siyah bir şal örtmüş 35 yaşlarında bir kadın ayırt ediliyordu. Belli ki, uykusuzluk ve yorgunluktan ayakta zor duruyor, kızarmış gözlerinden kar tanelerinin yalnız bırakmadığı yanaklarına sızan gözyaşını, siyah şalının ucuyla siliyordu. Az önce toprağa emanet ettiği sevgili babası, dini bütün bir Müslümandı. Ölenin arkasından Kur'an okunduğunu ondan işitmiş ve görmüştü ama kendisi, evet kendisi bütün bunlardan habersiz yetişmişti. Devlet eliyle yürütülen ateist eğitim, onu babasının dünyasından zorla koparmıştı. Lakin bu kopuşu hiç bugünkü kadar derinden hissetmemişti. “Babama bir Fatiha bile okuyamıyorum” düşüncesi, bir sancı gibi dolaştı içinde.

Kar yeniden azıtmış, küçük kümbet beyazlara bürünmüştü. Dakikalarca kalakaldı mezarın başında. Sevgili babasına sımsıcak gözyaşlarından başka gönderecek hiçbir şeyi olmadığına bir kere daha yandı. Boğazı düğümlenmişti. Hüznün ıslak bir bayrak gibi dalgalandığı çehresine soluk bir ağırlık çöküyordu bunları düşündükçe. Hem artık kimsesiz kaldığı bu şehirde de durmak istemiyordu.

O da ne? Uçağının kalkış saati yaklaşmıştı. Taksiciye, “Havaalanı, lütfen acele edelim” dediğini hatırladı yalnızca. Hatıraların yumağına bir minik kedi gibi sarılacaktı ki, arabanın virajı alırken kara saplandığını fark etti sarsıntıdan. Havaalanına güç bela yetiştiklerindeyse uçak çoktan kalkmıştı. Sinirleri iyice gerilmişti. Yetkililerden, gideceği şehre başka direkt sefer olmadığını, önce Kuzey Buz Denizi'ne yakın bir şehre, oradan Buryat'ın başkenti Ulanude üzerinden Yakutsk'a, sonra da Magadan'a uçabileceğini öğrendi. Moskova'dan kalkacak olan ve ilk defa sefere konan uçağı Ulanude'de yakalayacak olması, günün tesellisi gibiydi.

Sonunda Ulanude'ye vardığında yine yarım saat gecikmişti. Umutsuzluk içinde transfer bankosuna geldiğinde aktarma yapacağı uçağın henüz kalkmadığını öğrenerek sevindiyse de, görevliler, kapılar kapanmak üzere olduğu için uçağa alamayacaklarını söylediler. Bağırdı, çağırdı, ortalığı ayağa kaldırdı. Bu uçağa mutlaka binmeliydi.

Bu defa Ulanude havaalanında bekleyen uçağın içindeyiz. Tıklım tıklım dolu; sadece bir koltuk boş. Yolcular, açık kapıdan giren rüzgarın tesiriyle tir tir titriyor. Hosteslerden uçağın kapısını kapamalarını rica ediyorlar. Bir yolcu bekliyorlarmış. Buralarda uçağın içinde bir kaç saat beklendiği, bekleme salonlarında 2-3 gün sabahlandığı nadirattan değildir. Neyse ki, korkulan olmadı, az sonra nefes nefese bir kadın uçağa attı kendini ve o boş koltuğa yığıldı kaldı.

Uçak kalkarken, kadının yanındaki koltukta oturan Sadettin Bey, çantasından küçük Kur'an'ını çıkarıp okumaya başladı. Biraz sonra kendine gelen kadın hayretle, eski bir tanıdığa bakar gibi bakıyordu kitaba ve adama. Bu ısrarlı bakışları fark eden Sadettin Bey, cam kenarında oturan Rusça bilen arkadaşı Mihrali'den yardım istedi: “Neden bana dikkatle bakıyor? Sorar mısın?” Meğer kadın, ne okuduğunu merak etmiş. Sadettin Bey, “Kur'an okuyorum” deyince yanındaki yolcunun ayağının yerden kesildiğini, yerde aradığını gökte bulmuşcasına sevindiğini hissetti. Kadın anlattı cümle hikâyesini. Adı Emine'ymiş. Kazan Türklerinden. Bering Boğazı yakınlarındaki Magadan şehrinde matematik öğretmenliği yaptığını, kocasının Hıristiyan olduğunu ve dinini yeterince öğrenemediğini, bundan üzüntü duyduğunu, kaybettiği babasını pek sevdiğini uzun uzadıya anlattıktan sonra rica etti kendisinden: “Babamın ruhuna da bir Yasin okuyabilir misiniz?”

Sibirya semalarında yükselen bu sessiz çığlık, yüreğini dağlamıştı Sadettin Bey'in. Az önce soğuktan titreyen bedeninin alev alev yandığını hissetti. Hem ağlıyor, hem okuyordu. İşin tuhafı, hep beraber ağlıyorlardı.

Yasin'in okunmasından sonra Emine Hanım, “Siz kimsiniz? Ne iş yapıyorsunuz?” diye peş peşe sorular yöneltti Sadettin Bey'e. Aldığı cevaplar karşısında iyiden iyiye meraklandı. “Peki şimdi nereye gidiyorsunuz?” diye üsteledi. Kadının bu yakın ilgisi karşısında şaşıran Sadettin Bey, sözü dolaştırmadan, “Bir zamanlar atalarımızın yaşadığı Yakutistan'a okul açmak için gidiyorum” cevabını verdi ve ekledi: “Buralara ilk gelişim bu.”

Kadının ilgisinin giderek arttığı gözden kaçmıyordu. Şimdi de havaalanında kendilerini karşılayacak kimse olup olmadığını merak etmişti. Olmadığını öğrenince, “Peki şehirde tanıdığınız kimse var mı?” diye sordu. Cevap yine “Hayır”dı. “Durun öyleyse” dedi, “Cumhurbaşkanlığında eğitim işlerinden sorumlu hanımefendiyle Moskova'da aynı odada tam 8 yıl çalışmışlığımız var. Ona bir mektup yazayım da, size yardımcı olsun”. Şaşırma sırası şimdi Sadettin Bey'e gelmişti. Hiç kimseyi tanımadığı bu şehirde tam da ulaşmak için çırpınacağı merci, Emine Hanım sayesinde ayağına gelmişti. İşte kadın mektubu yazmaya başlamıştı bile.

Tam 3 saat süren bu sırlarla dolu yolculuk Yakutsk havalaanında noktalandı. Emine Hanım üçüncü uçağına binmek için inmişti kendileriyle. Vakit gece yarısı olmasına rağmen arkadaşını onların yanından telefonla aradı ama nedense bir türlü ulaşamadı. Çaresiz, mektubu alıp ayrılacaklardı. Otelleri epeyce uzaktaydı. Emine Hanım bir taksi çağırttı ve ücretini, Türk dostlarının bütün ısrarlarına rağmen kendi cebinden ödedi. İşte ayrılık vakti gelmişti. Bir uçak yolcuğuna dünyaları sığdıran dostlar, vedalaştılar. Emine Hanım uçağına yöneldi, Sadettin Bey de oteline.

Mektup ellerini ısıtıyor, bu hiç kimseyi tanımadıkları şehrin bütün anahtarlarını kucağına döküyordu adeta. Kimdi bu uçağa son anda yetişen kadın? Uçağı gerçekten kaçırmış mıydı? Yoksa onları tam en çok ihtiyaç duyulan ve en ziyade ihtiyaç duyduğu kader-denk noktasında arayıp da bulan bir muştu muydu? Bilemedi kimsecikler...

Bilinen, Sadettin Bey'in, ertesi gün saat tam 9'da Emine Hanım'ın Cumhurbaşkanlığında çalışan arkadaşını bulup mektubu kendisine verdiği. Kadın özel işi gibi ilgilendi kendileriyle. Telefon edip gönderdiği Milli Eğitim Bakanı Yardımcısı, sımsıcak bir çehreyle karşıladı onları. Üstelik kendilerini bekliyormuşcasına, “Türkiye'yi ve Turgut Özal'ı çok seviyorum. Türklerin Yakutistan'da okul açmalarından büyük mutluluk duyacağım. Hayatımda hiç bir olaya bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum” dediğinde Sibirya'da buzların çözülmeye başladığı, uçsuz bucaksız beyaz örtünün altından kardelenlerin cıvıltısının işitildiği malum oldu.

Olsun. Magadanlı Eminelerin nefes nefese de olsa yer bulacakları bir boş koltuk daima var olmayacak mı bizim hayatımızda da?

05.11.2006 – Harun Tokak

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=05.11.2006&y=HarunTokak

1/11/2006

H.Arif Çağan

Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sav), 'sağ elin verdiğini sol el bilmemeli' mealinde, yardım ve iyiliğin şov amaçlı değil de hakikaten Allah rızası için yapılmasının gerekliliğine işaret buyurur. İnananlar da bunu bir düstur belleyip yapıp ettikleri hayırları kendilerine saklar, bunları ancak Allah'la paylaşırlar. Tıpkı Edremitli Hacı Arif Çağan'ın yaptığı gibi. Elindeki ve avucundakini Allah yolunda hizmete harcayan Arif Çağan, bunu bizimle bile paylaşmaya yanaşmasa da, bilenler bilmektedir ki, Edremit'in, hizmetleri ile önde gelenlerinden birisidir aslında.

Arif Çağan, Balıkesir'in zeytin ve yağları ile ünlü Edremit ilçesinde, Osmanlı'nın Türkiye Cumhuriyeti olarak tarih sahnesine çıktığı ilk yıllarda, 1922'de gözlerini dünyaya açar. Medrese eğitimi almış bir âlim olan dedesi Nasuh Efendi ve ailesi aslen Usturumcalı'dır. Balkanlar'daki karışıklıklardan sonra gelip buraya yerleşir aile. Arif Çağan'ın anne tarafından dedesini ise Bulgarlar vurmuştur. Bunun üzerine üç kız, bir oğlu ile ortada kalan Arif Çağan'ın anneannesi, kızlarından birini zaten kardeşinin oğlu ve Çağan'ın da babası olacak Ali Bey'le evlendirir. Arif Çağan işte bu ailenin dört çocuğundan ikincisi olarak gelir dünyaya. İkinci çocuğu Arif yedi yaşında iken ilk eşi vefat eden ve birkaç yıl sonra ikinci evliliğini yapan baba Ali Bey, bakkaliye işi yapmakta ve işleri de gayet yolunda gitmektedir. Ancak bir cinci hocaya tutulur ve gömü (define) aramaya başlar. Hazineyi buldum bulacağım diyerekten hem işleri bozulur hem de elindekilerden olur: "Sonra tabii sıfıra inmiş. Hiç bir şeyi kalmamış. Bunun üzerine pazarcılık yapmak durumunda kalmış ve beni de yanına almış." Hesap dersi (matematik) başta olmak üzere başarılı bir öğrenci olarak Cumhuriyet İlkokulu'nu bitirip Balıkesir, Edremit, Havran'da pazarcılık yapmaya başlayan Arif henüz 13 yaşındadır. Onun pazarcılık serüveni, 1940-41 yılında İstanbul Maçka'da askerliğe başlayacağı zamana kadar devam eder. Maçka'dan sonra usta birliğindeki askerliğini ise tam 3.5 yıl boyunca izin kullanmadan Reis-i Cumhur Muhafız Taburu'nda yapar. İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru (1944) askerliğini bitirerek memleketine dönen Hacı amca askerden sonra bir yıl ayakkabı tamir işi yapar. Ardından 1950'ye kadar sürecek meyve-sebze toptancılığı, Demokrat Parti'nin iktidar olduğu 1950'den 1957 yılına kadar da İstanbul piyasasından aldığı malları sattığı bakkaliye toptancılığı yapar: "O işte de çok muvaffak oldum. O gün için bir kilo altın 14 milyon lira idi. Son sene, 5 kilo altın değerinde kazancım oldu. Cenab-ı Hak yardımcı oldu. "Arif Çağan 1957 senesinde ise eski işini artık değiştirmeye karar kılar.

'Rabbime ibadet etmek istiyorum'

Bu konuda karar vermek için de her zaman yaptığını yapar ve Arif Çağan, 1945 yılından beri tanıdığı Mehmet Hoca adında Sarı Hoca lakaplı çok sevdiği hocasına danışır: "Sarı Hoca, kendisini çok iyi yetiştirmiş, sonra Diyanet'e başvurmuş ve 'Beni imtihan edin, yeterli görürseniz de vaaz etmek için bir belge verin' diyerek Diyanet'ten vaiz kağıdını almış birisi idi. Çok kıymetli bir Hocaefendi idi. Bütün hayatımda her şeyimi ona sorarak hareket ettim. Ticari alanda da ona danıştım. Köylerde çok imam yetiştirmiş birisiydi o. Bakkaliye toptancılığını bırakırken de ona sordum. Dedim ki 'Hocam ben bu işi bırakmak istiyorum'. 'Neden?' dedi. 'Çok üzülüyorum' dedim 'Rabbime ibadet etmek istiyorum ama tam Allahu Ekber deyip namaza durunca, şu bakkalın malı gitmemişti, bunun siparişi eksik kaldı, o parasını vermedi' bilmem ne. Çok sıkıntılı bir iş bu." Bunun üzerine Sarı Hoca'nın tavsiyeleri ve işin uzmanı bir arkadaşının yardımları ile zeytinyağı ticaretine atılır. Arif Çağan için 'Aza kanaat etmek, müşteriyi iyi tanımak, müşteriye değer vermek, ona saygı göstermek' bu işte de başarıyı getirir ve o da 1980'in birkaç yıl öncesine kadar bu işi yapar.

Bu arada Çağan 1957 senesinde de Demokrat Parti'den delege seçilerek siyasette bulunur. Fakat, daha o zamandan parti içi demokrasiye aykırı denebilecek bir olay yaşayınca, 27 Mayıs 1960 darbesi ile birlikte o da partiden ve particilikten ayrılacak ve bir daha da siyasetle yakından ilgilenmeyecektir. 1972'lerden sonra, gazeteci Fehmi Koru'nun kayınpederi olan Süleyman Karagülle bile yeniden siyaset için onu ikna edemez: "Süleyman Bey davet ediyordu. O sıralar Fethullah Gülen Hocaefendi geliyordu buralara haftada bir. 'Kusura bakma, bir hafta düşüneyim' dedim. Hocaefendi geldiğinde ona sordum. O da 'Hacı Ağabey bizim partilerle ilişkimiz yok. Bir taraflarımızı koruyamayız' deyince ben de katılmadım bir daha o işlere."

Hacı Arif Çağan, askerden geldiğinin ertesi yılında, 1945 senesinde de hayatını Fahriye Hanım'la birleştirmiş ve sırasıyla Emine, Ümran, Ayşe ve Fatma adında dört kız çocuğu babası olmuştur.

Bakkaliye toptancılığı yaptığı dönemlerde mal almak için İstanbul'a gidip gelirken olsun, askerde olsun kendisine hoş sohbet ve muhabbet ehli arkadaşlar edinen Arif Çağan, din adamlarının da her zaman yakınında bulunmuştur: "Cenab-ı Hak biraz da sevdirdi bize din adamlarını. Onlara saygı göstertti." Babası tarikat ehli olan Arif Çağan, askerde her hafta Hacı Bayram Camii'ne gider, Latin alfabesiyle yazılmış da olsa Kur'an'ı okumaya çalışır geçen sürede. Bu dini şevk neticesinde bir keresinde de Marifetname yazarı İsmail Hakkı Hazretleri'ni görmek için çoluk çocuğuyla beraber Erzurum'a gitmeye karar verir. Trabzon üzerinden Zigana geçidi yoluyla Erzurum'a ulaşır. Fakat İbrahim Hakkı Hazretleri Tillo'da olduğu için onunla tanışamaz ama Kırkıncı Hoca'yı görme imkanı bulur. Tarih 1960'ların sonu veya 1970'lerdir: "Geri dönerken Aydın'da kaldık bir gece. Çoluk çocuk, hanım ve ben bir pidecide yemek yiyoruz. Yemeği yedik, hesabı ödeyeceğiz, dediler ki 'Paranız ödendi'. Karşı masada duran birisi, Kemal Erimez vermiş parayı. Ben tanımıyorum onu. O da beni tanımıyor. Ama bakmış kapalı çocuklar falan... 'Neden böyle yapıyorsun?' dedik. Bizim güzergâh üzerinde evi varmış, 'Sabahleyin kahvaltıya beklerim' dedi. O bahsetti bize Fethullah Gülen Hocaefendi'den. Fakat biz gene şey edemedik. Daha sonra Edremit'te de 12 sene görev yapan bir müftümüz vardı. O bahsetti, 'Böyle böyle bir zat var' dedi." Çağan İzmir Kestanepazarı'na gider fakat o ilk gidişinde Gülen Hocaefendi, rahatsız olduğu için vaaz edemez: "Orada tahta barakanın içinde yatıyor. Sohbet ettik. 'Edremit'e de gelseniz' dedik. Hocaefendi de zaten gelecekmiş... Doğrudan doğruya gelmiyor da vesile olarak... Öyle anladım ben sonradan kendime göre. Fethullah Gülen Hocaefendi Edremit'e geldiğinde, bizim o Sarı Hocaefendi de tevafuken burada idi."

 

'Hocaefendi Allah'ın hoparlörü'

Arif Çağan, Sarı Hoca ile birlikte Fethullah Gülen Hocaefendi'nin vaazını dinlemeye gider: "Ben Hocaefendi'yi orada bıraktım, Sarı Hocaefendi ile geldim yazıhaneye. Soracağım çünkü. 26 senedir her şeyi sormuşum. Ne yapmam lazım? Sahip çıkacak mıyım, çıkmayacak mıyım? Kendisi ne der? Mürşitlerin bazıları darılıverir talebelere bu durumlarda. Dedim 'Hocam bu Hocaefendi geldi. Ne yapmamız lazım. Bu zata sahip çıkalım mı?" Sarı Hoca'nın verdiği cevap Çağan'ı fazlasıyla rahatlatacaktır: 'Oğlum bu nasıl bir laf' dedi. 'Bu' dedi ledün ilmine sahip bir zat. Yani okumadan, Cenab-ı Hakk'ın insanlara verdiği bir özelliktir demek istedi. 'Allah'ın hoparlörü olmuştur' dedi. O zaman biz de sağlam bağlanmış olduk yani. Tabii ötekini ihmal etmemek şartıyla."

İmkansızlıklar içindeki dönemlerden birinde, yakın bir esnaf arkadaşının oğlu risale okuduğu sebebiyle tevkif edilir. Bu durum karşısında esnaf, oğlu içeride tutulduğu için biraz serzenişte bulunur. Bunun üzerine Arif Çağan o arkadaşını teskin etmek için 'Keşke Allah bana da böyle bir hapis nasip etse' deyince, Çağan'ın bu sözü dua yerine geçer sanki ve 38 gün de olsa hapiste yatmak durumunda kalır: "Öyle çıktı ağzımdan. Çünkü belki o kadar ibadet eder insan ama hapis yatmak Allah katında daha kıymetli olabilir." Ve Arif Çağan risale bulundurduğundan dolayı, sonuçta beraat etse de yargı sürecinde 38 gün kadar askeri hapishanede tutulur. İçeride iki çoban, 24 de solcu öğretmenle birlikte toplam 28 kişi vardır: "Bir gün 'Hacı Abi sen niye geldin buraya?' diye sormaya başladılar. Şimdi, bunlar dini çok güzel bilmediklerinden vurguncu gibi görüyorlar Müslümanları hep. Ben de dedim ki 'Yok böyle bir şey. İslam'da zekat var. Sonra İslam'ın güzelliklerinden, onda bir öşür var. Ama millet vermezse dinin kabahati yoktur. Bunları anlattık. Bu, onları etkileyen bir şey oldu. Bir keresinde de şöyle bir hadise oldu. 24 kişiden 20'si sigara içiyordu. Sigara konusunda o kadar sıkıntı var ki... Ancak 10 paket sigara getirilebilmiş içeriye. Tam dağıtılsa herkese yarımşar paket sigara düşüyor. Ama onlar yarımşar paket sigarayı vermedi diğerlerine. Sigarası olmayanlar yalvarıyorlar böyle. Diğerleri de, daha sonra, afedersin köpeğe atar gibi böyle atıyorlar önlerine sigaraları. Ben bunun üzerine dedim ki 'Devrimci mevrimci diyorsunuz da bu mu devrimcilik? Şimdi size daire verseler, üç odalı sana düştü, iki odalı bana düştü diye kavga edersiniz'. Onlar da 'Oo Hacı Abi işte...' diyerek biraz mahcup oldular. Böylece biraz samimi olduk. Ondan sonra benim ablamın oğlu, çay, şeker ve iki kilo kadar da kaşar peyniri gönderdi bana. Bunlar bir uğuldadılar 'Ooo falan' diye. Ben de dedim ki 'Kaç kişiyiz burada? 26 kişiyiz, 2 kişi gitmişti. Bölün 26'ya. Bir parçasını da bana verin. Ben bir köşeye çekilip yiyeceğim, öyle olmaz'. Sevindi ve tuhaf oldu bunlar. Sanki bir abi olduk orada. Ama gene diyorlar 'Senin dalaveren dışarıda dönüyordur'. Onların avukatı da hem benim komşum ve hem de her zamanki avukatımdı. Solcu ama çok efendi bir insandı." Neticede içeride bulunduğu 38 günün sonunda, 'bu eserlerin hiç bir mahsuru yoktur' kararı çıkınca Çağan da tahliye olur.

Edremit'te birkaç yıl gerçekleştirilen hizmetlerin Fethullah Gülen Hocaefendi'nin gönlündeki yeri de ayrıdır. Hocaefendi, yıllar sonra Edremit hizmetleri için şunları söyleyecektir: "Verim alma açısından Edremit hizmetleri diğerlerinden hep birkaç adım önde olmuştur. Edremit'te halk işe sahip çıkmıştı. Bilhassa Arif Çağan Bey ile yeğeni Abdullah Bey masrafların büyük bir kısmını temin ediyorlardı. Ayrıca köylerden de yağ, yumurta, peynir ve yoğurt gibi malzemeler geliyor ve o fakir, fukara talebenin bakımı-görümü sağlanıyordu."

Camiden Evlere Vaaz Hattı

Bir yandan kamplar sürerken Fethullah Gülen Hocaefendi de Kurşunlu Camii'nde görevlendirilir. 2-2.5 yıl boyunca -bugün çayevi olan- Kurşunlu Camii'nin bahçesindeki barakada ikamet ederek yaptığı vaaz ve sohbetlerine burada da devam eder: "Bizim daha evvel bir Hayır İşleri Hizmet Derneği diye bir derneğimiz vardı. O zamanlar elektrik işleri de belediyenin hizmetinde idi. O zamanki müftü efendi de belediyeye gitmiş demiş ki 'Herkes telini, hoparlörünü verecek. Kabloyu çekecek birini de bulmuşlar. Camiden yapılan vaazı dinlemek için herkes evine hat çekmek istiyor'. 100 kadar haneye çekildi ve çok istifade etti millet, geceleri de o vaazları dinlediler."

Hizmetinizi aralıksız sürdürüyorsunuz. Ne tür sıkıntılarla karşılaştınız. Nasıl imkansızlıklar vardı o zamanlar?

"Cenab-ı Hakk'ın bir şeyi. Hemen hemen sıkıntı çekmedik şey itibariyle. İşte, bir kolej yapalım dedik. O da başka türlü oldu. İstanbullu Kadir Amca diye biri geldi. 'Bir yurt yapmak istiyorum' dedi." Kadir Bey, bu işin yapılmasını yedi kişilik bir ekipten oluşan bir vakıfa devreder. Ancak, işler Kadir Bey'in istediği gibi gitmez ve bu sefer Kadir Bey, yurdu Arif Çağan ve arkadaşlarına devretmeye karar verir: "Kadir Amca 'İlle de size devredeceğim bunu' diyor. Zaten o vakfa verirken, onlar yürütemezse bunun Hayır İşleri Hizmet Vakfı'na devredilmesini de şart koşmuştular. Olaydan sonra dediler ki 'Anlaşıldı, biz bu işi yürütemeyeceğiz.' Ve bize devrettiler. Kolej böyle yapılmış oldu. Özcan Koleji."

Neden Özcan Koleji ismi?

"Özcan diye birisi vardı, Hocaefendi onu istedi. Bir polisin oğluydu. Burada vefat etti."

Çağan, 1968 senesinde de Sarı Hocaefendi ile beraber hacca gidip hacı olur: "Orada bulunan bu Özcan, bize dedi ki 'Burada Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin sülalesinden birisi var. İsterseniz sizi götüreyim oraya.' Gittik. Efendimizin (sav) ahfadından ve Abdülkadir Geylani Üniversitesi'nin rektörü o zat 'Gece rüyamda gördüm. Tebrik ederim sizi' dedi. İslam ve Türkiye konusunda görülmüş bir rüyasını anlattı bize."

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bütün insanlığa telkin ettiği 'kimsenin aleyhinde olmayın, kimsenin kabahatini görmeyin, herkesin güzel tarafını görün' sözlerini kendisine düstur edinen Hacı Arif Çağan, Hocaefendi'yi sevmesine zaten bu düşüncelerin sebep olduğunu söylemektedir: "Bunlar lafla değil yaşamakla bizzat olur. Bu bakımdan bir insana bir şeyi anlatmak isterseniz güzel taraflarını görün ki, ona bir şey anlatabilelim. Bir insan bizi sevmezse ona bir şey anlatamayız çünkü".

Çağan devam ediyor: "Onu Allah için seviyoruz. Onun yolunda Allah için canımı dahi vermeye razıyım. Kıymetli, ağzından kötü bir söz çıkmamış, emekli maaşıyla geçinen bir insan. Hiç evlenmemiş. Böyle bir hayat... Kim yapabilir bunu? Tabii Cenab-ı Hakk'a çok şükür, onun sayesinde oluyor bunlar. Herkesi hep bağışlama yolunu seçmiş. Üzüldüğü zaman da üzüntüsünü hep kendi kendine yaşamış. Başkası görmesin diye de kenara çekilmiş. Tabii esasında bizim hizmetimiz Allah'ı tanıtmadır ve sevdirmedir. Bunu anlatmaya çalışıyoruz. Esasen din adamı değilim. Ama yazıhaneye gelenler olduğunda, onlara tuttuğum notlardan, kitaplardan bölümler okuyorum. Bazı arkadaşlara söylüyorum. Biz esas bu dünyaya ahiret için getirilmişiz. Bu dünyanın malı değiliz ki...

 Cemal Kalyoncu , Aksiyon

31/10/2006

Hakkâri Onu Çok Sevmişti

Şimdi hayatına misafir olacağımız, ömrünü eğitim ve öğretimle geçirmiş müstesna bir isim. Eğitim camiasına yararlı olacak çok ders var onun hayatında. Okuyacaklarınız size inanılmaz gelebilir.

Aysal Aytaç, 1937'de, Uşak'ın Ulubey kasabasında, yıllar boyunca camilerde hatiplik yaptıkları için Hatipzadeler olarak anılan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Daha sonraki tespitlerinden ve Uşak ile çevresinin Türkmenlerden oluşmasına binaen kendilerini Türkmen kabul eden Molla Himmet ve oğullarının ailesinde, hatiplik babadan oğula intikal eden bir meslektir. Ta ki Aysal Aytaç'ın babası Ali Bey'e kadar.

İmam ve müezzinlerin, köylünün harman sonrası kendilerine verdikleri arpa ya da buğday ile geçimlerini temin ettikleri yıllardır o zamanlar.

Eski Türkçede 'hatip', 'söyler' anlamına gelen Aytaç'ı kendisine soyadı alan Ali Efendi'nin başından bir evlilik geçmiş ve iki oğlu olmuştur. Hanımı vefat edince de, önceki evliliğinden bir çocuğu olan Sultan Hanım'la hayatını birleştirmiş ve çiftin Aysal dâhil dört çocuğu daha dünyaya gelmiştir.

Böyle bir ailede doğan Aysal, ilkokulu bitirdiğinde okumaya devam etmek arzusundadır. Ancak ailenin maddî durumu hiç mi hiç müsait değildir. Köyde, birisi aylık 15 lira karşılığında onu okutmayı kabul eder. Paranın 10 lirasını da dayısı verecektir. Ancak altı aylığı peşin isteyince o plan da yatar: "Babam 'Kalsın bu iş' dedi, terzi oldum ben."

Terzi çırağı olarak işe başlayan küçük Aysal, o tarihlerde ortaokul öğrencilerinin giydiği şapkalardan o kadar etkilenir ki, okuma arzusu giderek daha da şiddetlenir: "Mest olurdum onları şapkalı görünce. O şapka ile bir ayrıcalık içinde olduklarını ortaya koyuyorlardı." Tahsil için Uşak'a gidemeyen, çevresinde başka okul da bulunmayan Aytaç için tek okunacak yer köy enstitüleridir: "Kafaya koydum okuyacağım diye. İstasyona kadar yaya yürüdüm. O zamanlar ara treni vardı. Trene bindim. Tren hareket etmek üzere iken ustam karşıma çıktı. Camdan gördüm. Yani bir dakika önce ustam beni görse 'Hadi yürü' dese biz terzi kalacağız. Ustam 'Ooo...' falan dedi biz Uşak'a doğru hareket ettik."

Yalınayaklılar Partisi: DP

Sene 1949'dur: "DP'ye bizim memlekette Yalınayaklar Partisi derlerdi. Yani fakir fukaraların partisi. Benim kayınpeder de aile yapısı olarak 'yalınayak' bir aileden gelmiyordu; ama o ekibin başına geçmişti. O tarihlerde Kütahya'daki bir DP kongresinde İsmet İnönü'ye yönelik bir konuşma yapıyor ve 'Paşa paşa' diyor, 'Bir gün gelecek sen de öleceksin ve yaptığın kötülüklerden dolayı senin mezarının üzerinde güzel çiçekler yetişmeyecek, çakır dikenleri yetişecektir.' Bu konuşma bütün basına intikal ediyor. Böyle bir anda dükkâna iki jandarma geldi ve 'Seni karakol çavuşu istiyor' dedi." CHP döneminden gelen korkular sebebiyle Aytaç, hemen, ileride kayınpederi olacak, uzun yıllar belediye başkanlığı ile il genel meclis üyeliği görevlerinde bulunan DP Uşak kurucularından akrabası Kamil Kutluay'a başvurur. Fakat kısa zamanda korkusunun yersiz olduğu ortaya çıkar. Çünkü jandarma, köy enstitüsünü kazandığı haberini verecektir ona.

Aytaç, 14 Mayıs 1950'de DP seçimleri olduğunda Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü'nde öğrencidir artık. CHP Milletvekili Yakup Kepenek de onun sınıf arkadaşı olur burada. Notları, okuma aşkıyla dolu bir öğrenciye yaraşır gibidir. Uyumlu bir talebe olur: "O okullarda öğretmenler arasında çok ciddi boyutlarda çekişmeler olurdu. Bir de genel yapısı itibarıyla okulların en büyük kusuru şuydu. Sisteme reaksiyon gösteren insanlar yetiştiriyordu. Bir de köy enstitüsüne girdiğimizde, 20 yıl devletin istediği köyde vazife yapmak üzere devlet bizden senet aldı. Yani sana diyor ki, sen bu ülkede birinci sınıf insan olma hakkına sahip değilsin."

Hakkâri Çıkınca Herkes Sevindi!

DP döneminin uygulamaları toplumda daha iyi hissediliyordu ilerleyen yıllarda: "Mesela bir arkadaşımız konuşma anında öğretmenin birisine 'Öğretmenim demokrasi var' dedi. O çocuğun adı Demokrasi kaldı ondan sonra. Pırpıt denen, köylülerin dokuduğu bir kumaş vardı. Kıldan yapılır; astar koymazsan, giydiğinde her tarafını yakardı. Pırpıt giyen halk lacivert kumaştan yapılmış elbise giymeye başladı." 1956'da, böyle bir ortamda okulunu birincilikle bitiren Aytaç, Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü imtihanlarına başvurur. Burada da iki yıl okuduktan sonra, heyecanlı bir bekleyiş için Ankara'nın yolunu tutar: "350'ye yakın öğretmen kura çekmek için toplanmıştık. Çektim kurayı verdim bakanlık mensubuna. 'Hakkâri Lisesi' dedi. Ve salon olduğu gibi ayağa laktı 'Yaşa, varol' diye. Beni tanıyan kimse yoktu. Ancak anladım ki o 350 kişi içinde tek Hakkâri kurası vardı, onu da ben çektim. Herkes 'Artık bize çıkmayacak diye sevinçlerinden alkışlıyor.' Ve tabii o tarihlerdeki Hakkâri alkışlanmaya değer bir Hakkâri idi."

Aysal Aytaç, elinde bir tahta bavulla Uşak Ulubey'den yola çıkar. Uşak'tan posta treni ile Ankara'ya gider. Burada Muş trenini iki gün bekledikten sonra iki günde de Muş'a ulaşır. Ancak oradan Van'a giden tek otobüs firması vardır. Dolayısıyla ilk binenler yer bulabildiği için o akşamı Muş'ta otelde kalarak geçirir. Oradan bir kamyonla Tatvan'a ulaşır. Ekspres'e denk gelmediği için bir akşam da Tatvan'da ikamet eder. Artık Van'a ulaşmıştır. Van'dan otobüs yoktur Hakkâri'ye. Tek çare kamyonlardan birine binmektir. Aytaç, tuz çuvalı yüklü bir kamyonun üzerinde Hakkâri'ye doğru yola çıkar. Ancak o zamanlar kamyonlar gece yol almaktadır. Çünkü kamyonların Zap Vadisi'nde aşırı sıcak yüzünden su kaynatma durumları söz konusudur. Hoşap, yani Tatlısu'da, Hakkâri'den gelen bir araba ile karşılaşır: "Adamın kültürlü biri olduğu belli. Nereye gittiğimi sordu. Anlattım. Adam başladı ağlamaya. 'Memleketine git limon sat, hademelik yap, oraya gitme' dedi. Tabii bizim öyle bir seçeneğimiz yoktu."

Aytaç, nihayet 1958'in 30 Ağustos'unda, tahta bavuluyla Hakkâri'ye ulaşır: "Şoför bana dedi ki, 'Hoca, tuz çuvallarını indirene kadar dolaş. Küçük bir yer zaten. Döneceğim dersen beraber döneriz.' 1200 nüfusu vardı o zamanlar Hakkâri'nin." Bütün bu zorluklara rağmen Hakkâri Lisesi'nin yerini sorar ve okula adım atar Aytaç. O zaman radyodan anons edildiği ve Aysal da Aysel anlaşıldığı için bayan bir öğretmen beklemektedir müdür.

Aytaç, okula gittiği gün müdür anahtarları teslim eder ona. Çünkü yıllık izne çıkmak için anahtar verecek birisini beklemiştir: "Sen lise müdür vekili olacaksın' dedi. 'Ben hiçbir şey bilmem' demeye kalmadan adam çekti gitti. Öğleden sonra elinde evraklarla birisi daha geldi. 'Ben' dedi 'Millî Eğitim Müdürlüğü Başkatibi'yim. Siz aynı zamanda Millî Eğitim Müdür Vekili oldunuz' dedi." Böylece Aysal Aytaç'ın Hakkâri'de bir efsane olarak anılacağı serüveni de başlamış oldu: "Fakat ben çok sevdim bu insanları. Bu insanları sevdiğiniz takdirde pek çok şeyi halledebileceksiniz. Hep böyle horlanmış, itilmiş, kakılmış onlar. Bunları tetkik ettim." Okul başladığında lise müdür başyardımcısı yapılan Aytaç, bakanlıktan gelen stajyer öğretmen başyardımcı olamaz yazısı üzerine aynı konumda vekil tayin edilir.

Yılmaz Erdoğan'ın Babasını Çok Dövdüm

Hakkâri halkıyla çok iyi diyalog kuran Aytaç burada önemli dostlar da kazanır: "Yılmaz Erdoğan'ın amcası Adil de Çölemerik'te -Hakkâri'nin o zamanki adı- ilköğretimde öğretmen. Adil'le orada çok samimi olduk. Ve Adil ilk doğan oğluna benim ismimi verdi. Yılmaz Erdoğan'ın babası Nazım da benim öğrencim oldu lise bir ve ikide. Çok da yaramazdı, çok da dövdüm onu. Ama çok sevimliydi. Ağabeyinden kaynaklanan yakınlığımızdan dolayı ben ailenin bir mensubu gibiydim. Hepsi beni çok severlerdi. Onların aile yapısı şöyle idi. En büyükleri Adil'in annesi öldükten sonra babası ikinci hanımı, yani Nazım'ın annesini almış. Nazım ve Namık ikiz kardeşti. Bunlardan biri doktor biri mühendis oldu. Namık, Sağlık Bakanlığı'nda müfettişken öldürüldü. Ankara'da Elmadağ yolunda ölü bulundu. Çok dürüst bir çocuktu Namık. Yılmaz Erdoğan'ın dedesi Nazmi Erdoğan nahiye müdürüydü. Yılmaz, espritüelliğini tamamen dedesinden almış. Nazım amca da çok severdi beni. Yılmaz Erdoğan'ın annesinin babası da çok espritüeldi. O da bir süre belediye başkanlığı yaptı. Yani Hakkârili insanların çoğu böyle çok espritüeldi."

Aysal Hoca, kısa zamanda öğrencileri tarafından sevilen birisi olup çıkar: "Onlar benim kendilerini sevdiğimi anladılar. Çok serttim, çok döverdim, ama kimseye zayıf vermezdim. Sene sonunda mutlaka herkesi sınıf geçirirdim. Ama öğreterek. Onlara 'Okuyun mutlaka' derdim. İlk seneyi böyle geçirdik. Beni çok sevmeye başladı insanlar." Kaldığı üç senede, Aysal Hoca ile Hakkârililer arasında müthiş bir bağ kurulur: "Hakkâri tarihinde görülmüş değildi üç sene kalan. Üç yılın sonunda veda edip ayrılırken, şimdi mübalağa olmasın, 1200 mevcutlu Hakkâri'nin 500'ü beni uğurladı. Onlar ağlıyorlar, ben ağlıyorum. Ve şu anda benim jenerasyonumda olanlara Aysal deyince hepsi dururlar. Esnafın isimlerini dükkân dükkân sayabilecek kadar çok sevdim onları."

Lise yeni açıldığı için o dönemde yaş kaydına bakılmaksızın herkes liseye alındığından kendisinden büyük öğrencileri de olan Aytaç'ın bu süreçte yaşadığı sayısız hatırası vardır: "O tarihlerde ortaokul ve lise bitirmeler sözlü oluyordu. Ben tabii hepsinin mezun olduğunu düşünerek diplomaları tanzim ettim. Bir öğrenciyi sözlü imtihan ediyoruz. Çocuğa ne sorduysam yanlış söylüyor. Komisyondakilere dedim ki 'Bunu bana biraz verin.' İçeri aldım, iki tokat vurdum. 'Biz seni mezun ediyoruz, sen hâlâ şey yapıyorsun' dedim. Sonra içeri girdik tekrar. Çocuk oldu bülbül. Yani bizim o iki tokadı bekliyormuş herhalde."

Bir öğrencisi ile yaşadığı hadiseden ders çıkararak, ondan sonraki eğitim hayatı boyunca sınıf huzurunda öğrencilerini rencide etmemeyi meslek prensibi edinen Aysal Hoca'nın, kendisinden üç yaş büyük Mehmet Burgu isimli talebesiyle ilgili bir hatırası da şöyledir: "O tarihlerde sınıf geçme yönetmeliklerinde çok değişiklik oldu. Öğretmenler kurulu isterse bütün derslerden öğrenciyi geçirebiliyordu. Mehmet Burgu 'Hocam' dedi '7 dersten kalmışım.' 'Mehmet oğlum çalışacaksın' dedim. 'Hocam vallahi çalışamam, kafam almıyor' dedi. Bu 7 dersin 6'sını idare bike' dedi. Yani idare et. 'Yalnız cebirden kalacağım, cevapları ezberlerim. Kurban olayım' dedi. 'Peki' dedik ve Mehmet lise üçe geçti, sonra da liseyi bitirdi. Ben tabii pek çokları gibi Mehmet'i de takip ettim. Aradan 5-6 sene geçti. Hakkâri'den ayrıldım. 1964 veya 65'te Ankara'da Kızılay'da bir trafik polisi düdük çaldı ve dört taraftan geçen arabaları da durdurdu. Herkes bakıyor. Ben de bakıyorum. Bir ses 'Aysal Hocam geeeç' dedi. Böyle deyince beni Ankara'da kim tanır? Mütevazı bir okul müdürüyüm Uşak Karahallı'da. Doğru gittim polisin yanına, kimsin, nesin diye. Hocam ben Mehmet Burgu' dedi." Aysal Hoca'nın 7 dersten kalmak üzere olan talebesi polis akademisine girmiş, stajını yapmaktadır Kızılay'da. Daha sonra öğrencisini takip eden Aytaç, onun Muş Emniyet Müdür Muavini ve Eskişehir Bölge Trafik Müdürü olarak emekli olduğunu öğrenir: "Bir dersten Mehmet'e bu imkânı sağlamış olmak olayı bitirdi. Sonra liseden ilk mezun olan 27 kişinin 21'i üniversiteye girdi. O bizim için çok büyük mutluluk oldu."

Öğrencilerini hayatları boyunca takip eden Aytaç'ın o sene yetiştirdiği öğrencilerden Abdülhalit Özdinç Hakkâri Senatörü, Halil Selçuk da Türk Dil Kurumu'nda genel sekreter olmuştu sonraki yıllarda; doktorlar, özel idare müdürü vs. çıkanlar ayrı tabii.

Hakkâri, Aysal Hoca'nın hayatında artık önemli bir yer tutarken o da Hakkârililerin gönlünde 'efsane' bir isim olmuştu bu süreçte. 1961'de Hakkâri'den ayrılan Aytaç'ı görev yaptığı yerlerde Hakkârililer hep ziyaret eder. Aytaç, aradan yıllar geçtikten sonra, 1983'te, bu sefer eşi ve kızı ile Hakkâri'yi tekrar ziyarete gider: "Bana karşı büyük muhabbetleri var. Van'dan otobüsle Hakkâri'ye gittik. Otobüstekilerin ağabeyleri veya babalarını tanıyorum. Bizi evlerine davet ettiler. Ben dedim ki 'Adil Erdoğan beni perişan eder.' Adil'in evine gittik. Adil'in hanımı olduğunu sonradan öğrendiğim bir hanım açtı kapıyı. 'Büyük oğlunuzun ismi ne?' dedim. 'Aysal' dedi. 'Nereden buldunuz o ismi?' dedim. Dedi ki 'Kocamın Aysal diye bir öğretmen arkadaşı vardı. Onun adı bu.' 'O Aysal benim' dedim."

Hakkâri Ziyareti Mit'i Bile Şaşırttı

Adil Erdoğan, yıllar sonra dostunu karşısında görünce çok sevinir. İki arkadaş hasret giderir. Gece gelmesinler diye bilerek geç saatte öğrencilerini arayıp haber veren Aytaç, sabahleyin en az yüz Hakkârilinin kapıya dikilmesiyle uyanır: "Göreceksiniz o sevgi ve muhabbeti. Onlar ağlıyor ben ağlıyorum. 25 sene sonra ilk defa karşılaşıyorum. Onlar çok hor ve hakir görülmüşler. Bu ilginin sebebi, insanlara insan muamelesi yapmak ve affedici olmak. Ben bunu Rabbim'in lütfu olarak görüyorum." Aytaç, peşinde yüz Hakkârili ile çıkmak durumunda kalır sokağa. Hakkâri'de kaldığı iki gündeki hareketlilik MİT'in gözünden de kaçmaz: "MİT bölge sorumlusu geldi bana 'Hocam sen in misin cin misin?' dedi, 'Hakkâri'de hayatı durdurdun."

Adil Erdoğan başta olmak üzere Hakkârililer, evlerindeki en kıymetli hediyelerini Aysal Aytaç'a getirip takdim eder ve önde-arkada 20 araba eşliğinde şehir dışına kadar eşlik ettikleri misafirlerini bir taksiyle Van'a uğurlarlar: "1960'larda çok söylediler 'Gel kal burada. Hakkâri'den evlendirelim seni. Ama benim Ankara'da hukuk fakültesine kaydolmak gibi bir niyetim vardı."

27 Mayıs 1960 darbesine Hakkâri'de yakalanan Aysal Hoca, gün CHP'nin olduğu için ağabey, amca dediği DP'lilerden yüz bulamaz bu dönemde: "DP İl Başkanı Fuat Amca vardı. İki yakasından tuttum, 'Selam vereceğim almıyorsun' dedim. 'Oğlum. Biz sakıt olduk. Selamlaştığımızı görürlerse sana zarar verirler' dedi."

1961'de Polatlı Ortaokulu'na tayin olan Aytaç, buraya yerleşip, hukuk fakültesine de kayıt yaptırır. Ancak, bir memur olarak aldığı maaşın Ankara'ya gidip gelmekte yeterli olmayacağına karar vererek, okulu bırakıp askerlik vazifesini aradan çıkarmayı düşünür. 1961-63 yılları arasında, 6 ayı yedek subay okulunda, bir yılı asteğmen, 6 ayı da teğmen olmak üzere Edirne'de yapar askerliğini. Oldukça maceralı bir dönemden sonra, Uşak'ın Karahallı ilçesinin bir köyünde öğretmenlik yapan Aytaç, Kamil Kutluay'ın kızı Nesrin Hanım'la hayatını birleştirir: "İhtilalden sonra demokratik hayata geçtikten sonra il genel meclis toplanıyor. 12 il genel meclisi üyesinin 9'u AP'li. İçlerinde en tahsillisi kayınpeder. O da orta birinci sınıftan terk. CHP'li Vali Musa Eren, 'Beyler 4 yıl beraber çalışacağız. Beni tanıyın. İki şeyden nefret ederim. Birincisi 'Beni buraya halk gönderdi. Halk, oy lafını eden politikacıdan nefret ederim. İkincisi kanun, yönetmelik, bakanlık emirlerinin kıyısından köşesinden yollar bularak bunları halk lehine yorumlayanlardan nefret ederim' diyor. Kayınpeder de müthiş medeni cesareti olan biri. Kalkıyor 'Sayın valim. Ben sizi öğrendim. Şimdi siz de beni öğrenin' diyor, 'İki şeyden nefret ederim. Bir, millî iradeyi hiçe sayan, millî iradeye saygı duymayan bürokrattan nefret ederim. İkincisi kanunu, yönetmeliği, bakanlık emirlerini dar kalıplar içine sıkıştırıp vatandaş lehine hizmet üretmeyen bürokrattan da nefret ederim.' Bunu duyan diğer DP'li il genel meclis üyeleri de başlıyor alkışlamaya ve aynen Kamil Bey'e katıldıklarını ifade ediyorlar. Kayınpeder valiyi ondan sonra hiç rahat bırakmıyor." Kamil Bey, Uşak'taki tek kitapçıya tembihliyor ve valinin satın aldığı kitaplardan birer tane de kendisi istiyor. Konuşmalarında o kitaplardan istediği pasajları kullanan valiye, kitaplardaki sözlerin devamını hatırlatarak valiye adeta kök söktürüyor.

Önder, Ali Özgür ve Afra isimlerinde çocukları olan Aysal Hoca eş durumundan Karahallı Ortaokulu'nda öğretmenliğe devam eder. Orhan Dengiz'in Milli Eğitim Bakanı olması sonucu, DP Uşak teşkilatınca artık çok iyi tanınan kayınpederinin ağırlığı sayesinde 1966 yılında, İzmir Alsancak Ortaokulu'na müdür tayin edilir. Aytaç, bu tarihte 29 yaşında genç ve idealist bir eğitimcidir.

Gülen'e Yarım Saat İçin Gitti; Ama…

Aysal Hoca, zaten maneviyat ağırlıklı bir ailede yetişmesine rağmen bundan sonra tanışacağı bir kişi sayesinde hayatında önemli değişiklikler olur. 1967 yılında, günlük eğitim faaliyetlerini sürdürürken İzmir'de baharatçılık yapan Alaattin Gıdak isimli bir zat, 'Seni bir hocaefendi ile tanıştıracağım' diyerek kendisini sık sık ziyaret eder: "Alaattin kardeşim müsait değilim, 3-4 gün sonra gel' diyorum. Adam 3-4 gün sonra tekrar geliyor. 'Alaattin Bey üzerime gelme. Bak ben müsait değilim' diyorum. O da 'Ne zaman geleyim?' diyor. Bir, iki, üç, beş, artık usandım. En son dedim '15 gün sonra gel.' Adam 15 gün sonra geliyor. Ve dedim ki 'Kardeşim kimdir bu adam. Yani bu kadar ilgi...' 'Fethullah Gülen' dedi. 'Tahsil durumu ne?' dedim. 'İlkokul mezunu' dedi. 'Ne iş yapıyor?' 'Kestanepazarı Camii'nde imamlık yapıyor.' 'E kardeşim tamam işte' dedim ilkokul mezunu sıradan bir imamla tanıştırıyorsun beni.' 'Ya olsun' dedi, 'sen bir defa tanış.' Hocaefendi ile tanışmamın sebebi Alaattin Bey'i memnun etmek içindi. 'Hay hay' dedim, 'Yalnız bak yarım saat için. Yarım saati bir dakika geçirirsen bir daha seninle bir yere gitmem.' 'Tamam' dedi. Hocaefendi İzmir'de Güzelyalı'da bir apartmanın zemin katında oturuyor o tarihlerde. Beni kabul ettiği yer orası idi. Hacı Kemal Ağabey de vardı orada."

Aysal Aytaç orada ilk defa Fethullah Gülen Hocaefendi'yi dinleme imkânı bulur: "Gittik oturduk. 20 dakika sonra Alaattin Bey, Hocaefendi'nin arkasına geçti. Bana '10 dakika kaldı, 7 dakika, 5 dakika kaldı' diyor. 'Tamam' dedim. İki buçuk saat sürdü bizim sohbetimiz. İki buçuk saat sonra, ona karşı büyük muhabbet duyan, onu çok seven ve sayan bir insan olarak Rabbim beni ayağa kaldırdı. Karşılıklı büyük bir muhabbet başladı aramızda. Tabii aklımızda olan her şeyi Hocaefendi'ye soruyoruz. Hocaefendi de bunlara büyük bir nezaketle cevap veriyor... Artık bana ekstra bir şey gösteriliyordu."

Aytaç, üç sene Alsancak Ortaokulu Müdürlüğü'nden sonra Bornova Sıtkı Koyuncuoğlu Lisesi Müdürü olur. 1969'da başlayan görevi dokuz yıl sürer. İzmir'de görev yaptığı bu süre içerisinde epey bir çevre edinir. 1977 senesine gelindiğinde İzmir'e Millî Eğitim Müdürü olmayı kafasına koyar. O yıl Nahit Menteşe, Adalet Partisi'nden Millî Eğitim Bakanı olmuştur. Nahit Menteşe'nin ağabeyi, İzmir'de müteahhitlik yapan Orhan Menteşe'nin, Alsancak Ortaokulu'nda okul aile birliğinde bulunmuş, 9. ve 10. dönem DP İzmir milletvekilliği yapmış kayınpederi Pertev Arat'ı aracı yapar. Aytaç, kendisinden başka 23-25 aday arasından İzmir Millî Eğitim Müdürlüğü koltuğuna oturur.

O sıralarda İhsan Alyanak gibi ideolojik düşüncelere sahip bir belediye başkanının bulunduğu İzmir'e Necdet Calp da vali atanır. Calp'ın ilk işi, kendisine karşı doldurulduğu Aysal Aytaç'ı görevden almak olur: "Belediye başkanı, vali olarak ilk geldiğinde Calp'a benim hayat hikâyemi anlattı. Ve orada dediler ki ona, yapacağınız ilk iş burada yobaz bir millî eğitim müdürü var, onu görevden alacaksınız." Calp, zaten ilk tanışma merasiminde niyetini belli eder. Buna rağmen, vali olarak İzmir'e geldiğinde tebrik için Calp'ı ziyarete gidenlerin başında bulunan Aytaç, onunla bir görüşme yapar: "Ben meslek hayatımın 20. yılında İzmir'e millî eğitim müdürü oldum' dedim, 'Fakir bir aileden geliyorum. Hâlâ babamın-annemin oturduğu evin çatısı yoktur. Hakkımda çok şeyler söyleyebilir, ama istirham ediyorum beni dinlemeden lütfen karar vermeyin. Yine istediğinizi yapın; ama beni de dinleyin, taraf olarak.' Vali çok sevecen davrandı. Dedi ki 'Çok sıkıntılı bir devrede müdür olmuşsun. Sizi savunabilmem için tanımam lâzım.' 'Efendim beni savunmayın. Dinleyin sadece' dedim. Sanki biz öyle demeyip, hemen yarın görevden al demişiz."

Ertesi sabah, her gün daireye gelmeden rastgele 3-4 okul ziyaret eden Aysal Aytaç'ın, elinde paltosu ile çekilmiş, bir nevi veda anlamı taşıyan bir fotoğrafı basılır Yeni Asır gazetesinde. Aysal Hoca, böylece Millî Eğitim Müdürlüğü görevinden alınıp Kestelli Ortaokulu'na öğretmen yapılır: "Calp 'Görevden alındınız' dedi. 'Hayırlısı olsun sayın valim' dedim 'Keşke beni görevden almasaydınız.' 'Ben yeni gelmişim, siyasi iktidar yeni bir değerlendirme yapacaktır' dedi o da. Ben de beş milletvekili yer değiştirdi, hükümet gidiyor. Beni görevden almasaydınız yarın siz de görevden gitmezdiniz' dedim." Bu arada beş milletvekilliği için yapılan ara seçimde Ecevit kaybedince, bunu kendisine karşı bir güvensizlik addedip istifa eder. Yerine Süleyman Demirel'in başkanlığında ikinci MC hükümeti kurulur. Aytaç da 21 ay sonra 30 Kasım 1979'da tekrar eski görevine döner. Böylece Calp'a daha önce söyledikleri gerçekleşir.

Evi, Arabası Ve İşyeri 3 Kez Bombalandı

Aytaç, Millî Eğitim Müdürlüğü görevi sırasında üç büyük hadise atlatır: "O devir ideolojik bir devirdi. Ne kadar TİKKO'cu, Dev-Genç'li işte değişik ideolojiler içerisinde öğretmen menşeli insan varsa İzmir'e tayin olmuştu. Göreve başladıktan sonra evim bombalandı. Kapı, pencere olduğu gibi aşağı indi. Biz de bizi seven, saydığımız insanlara sorduk, 'Tamam mı devam mı?' dedik. Ben öyle çok cesur bir adam değilimdir. 'Devam' denildi."

Aysal Hoca'yı yıldırma faaliyetleri hayatı pahasına devam eder. İkinci hadise, bundan bir ay sonra gerçekleşir: "Arabam bombalandı. Bir arabanın insana veda ettiğini ben orada gördüm. Kablolar birbirine bağlanınca, dokununca müthiş ve uzun bir korna sesi çıktı. Aşağıya bakamadık korkumuzdan. Çünkü evimin etrafındaki dükkânlar, ne kadar TİKKO'cu, Dev- Genç'li solcu varsa onlar tarafından tutulmuştu. Kimisi berber, kimisi karpuzcu vs. Bunu istihbarat da biliyordu." Çok ciddi bir tazyik ve sıkıntı altında olduğu için ailesi ve kendisine yedi koruma polisi verilir. Çevresindekiler resmî araba yerine her gün ayrı bir özel araba ile işe gidip gelmesini söyler ona: "Ancak o tarihlerde buna imkân yoktu. Dört sivil araba bulabildiler. Cuma hariç o arabalarla ve değişik yollardan geçerek daireye geliyordum. Bir de ilçelere giderken 'Kemalpaşa'ya gidiyorum' der Bergama'ya giderdim."

Bombalamalar bitmedi... Ev, araba derken sırada makam odası vardır: "Sabah erken saatte iki genç Millî Eğitim Müdürlüğü makamının altına tahrip gücü çok yüksek bombayı yerleştirdi. Patlama olunca beton, iki buçuk cm aşağıya inmiş; her şey tuz-buz olmuş. Ben her seferinde 'Tamam mı, devam mı?' diyorum. 'Devam' deniliyor ve bol bol Ayetel Kürsi okumam tavsiye ediliyordu. Hakikaten çok fazla okuyordum ve öyle gidiyordum işe. Ve Allah öyle bir gayret ve heyecan veriyordu ki, sanki bütün İzmir yıkılsa ben ayakta kalacağım diye düşünüyordum. Onun için de yılmadan devam ettim öyle."

Görevini yaparken bu sefer de 12 Eylül olmuştur. Askerî idare, Aytaç'ın yanına Cengiz İdil isimli bir tuğgeneral verir. Paşa ile birlikte bir sene göreve böyle devam eder: "Paşa bir gün sabahleyin geldi. 'Aysal Bey' dedi 'Çok şikâyet var hakkınızda.' Dosyanın içerisinde dilekçeler olduğunu söyledi. 'Ne kadar Paşam? Bin, 2 bin, 4 bin?' diye sordum. 'Yok' dedi. Dedim '15 bin öğretmen var İzmir'de. Ona göre söyleyin.' '117 dilekçe var' dedi. 'O 117 dilekçeye göre hüküm verecekseniz, demek 15 bin öğretmenden 117'si hariç, diğerleri benden memnun. O zaman benim görevde kalmam lâzım. Ordu bizim ordumuzdur. Ama bu mesleğin mensubu biziz' dedim." Üç gün sonra valilik çağırır ve görevi bir paşaya devretmesi istenir ondan. Aysal Hoca, orada personeline duygusal bir konuşma yapar: "İmkânım el verse hepinizin altından heykelini yaptırırdım. Çünkü siz çok sıkıntılı bir devrede vazife yaptınız. Devlete kızgınlık ve kırgınlık olmaz. Sizler vazifeye devam edeceksiniz' dedim. Ben böyle konuşunca emekli paşa da bir konuşma yaptı ve sonra bana dedi ki 'Koğuşu bir gezsek.' 'Burada koğuş olmaz' dedim. 'Siz kendiniz gezin' dedim. 'Sonra 'Ne kadar erat var burada' dedi. Anlattım bunları Süleyman Demirel'e. O da epey güldü."

Künefe Yerine Hapis Yedi!

Kız Lisesi'ne öğretmen tayin edilen Aytaç'ın döneminde göreve başlayan öğretmenler görevlerinden alınmaya başlanır. Aysal Hoca, onlara morallerini bozmamalarını söyler. Onlara moral vermesi de rahatsızlık uyandırır. Ve İzmir'le irtibatı olmasın diye 1981'in eylül ayında Denizli'ye tayin edilir: "Ben soruşturma geçirmedim. Eşim burada. Ya beni eşimin yanına, ya eşimi de Denizli'ye verin. Bu zulümdür' dedim." Denizli'ye gönderdiklerinde de en ücra köşesine tayin etmek isterler onu. Ancak Denizli'deki aklıselim sahibi Millî Eğitim Müdürü'nün 'Madem bu kadar kötü bir adam. Gözümüzün önünde olsun' demesiyle İmam Hatip Lisesi'ne öğretmen olarak verilir. 7 ay bu şartlarda çalıştıktan sonra Manisa'ya alınır. İzmir'den, günübirlik Manisa Atatürk Ortaokulu'na gidip gelmektedir.

Bu arada, onun Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmasını sağlayan Alaattin Gıdak, bir arkadaşlarının yeni ev aldığını, dolayısıyla künefe yemeye gideceklerini, kendisinin de onlara dâhil olmasını ister: "Gittik, bir eve girdik. İçeride Mehmet Özyurt var, Bornova'daki camiin imamı. Elinde hadis kitabı onu açmış okuyor. İçeride 3-4 kişi daha var. Biz de girdik içeriye. Daha tanışmadık, kim nedir diye. Üç kişi ellerinde Thomson silahlarla içeriye girdi. 'Kımıldamayın, yere yatın' dediler." (Cemal Kalyoncu)

 

Aksiyon, 30.10.2006

31/10/2006

İhtiyarların En Genci, Tahiri Mutlu

Her büyük oluşum küçük bir çekirdekle başlamıştır. Nebiler Sultanı Hz. Muhammed (sas) on dört asırdan beri dünyaya huzur ve mutluluk kaynağı olan İslamiyet'i anlatmaya başladığında, etrafında üç dört kişi vardı.

O'ndan asırlar sonra Kur'an'ı asrın idrakine söyletmek üzere işe koyulan Bediüzzaman Hazretleri'nin de çevresinde nice isimsiz kahramanlar vardır. Bunların arasında hayatının son döneminde Isparta'da Üstad'ın yakınında bulunan ve 'erkan-ı sitte' diye adlandırdığı altı kişi ise farklı bir yere sahiptir. Bu altı kişi, Hafız Ali, Büyük Ruhlu Küçük Ali, Kuleönülü Hafız Mustafa, Hüsrev, Rüştü ve Atabeyli Tahiri idi.

Bu altı kişi arasında kulluğu ve takvasıyla bilinen Tahiri Mutlu, 1900 yılında Isparta'nın Atabey kazasında dünyaya gelir. Çocukluğu ve gençliği dini hassasiyeti son derece yüksek bir aile ortamında geçer. İlk eğitimini helal ve harama karşı oldukça hassas olan anne ve babasından alır. Atabey kazası aynı zamanda Selçuklular'dan beri devam eden bir ilim ve irfan geleneğinin merkezidir. Böyle bir atmosferde yetişen Tahiri Mutlu o günkü şartlarda toplum ortalamasının üstünde bir kültür ve bilgi birikimine sahip olur. Askerliği İstiklal Savaşı yıllarına rastlar. 1920-1924 yılları arasında demir yollarında askerlik yapan Tahiri Mutlu'ya gazilik beratı ve madalyası verilerek maaş bağlanır. Ancak o, vatan hizmetine karşı bir bedel almayı izzetine yediremediğinden maaşı kabul etmez.

Tahiri Mutlu, ilk defa 1931 yılında, Atabey'deki yakınları aracılığıyla Risale-i Nurlarla tanışır. Risaleleri tanıdıktan sonra Hafız Zühdü'nün oğlu, aynı zamanda yeğeni olan Eşref'le birlikte Bediüzzaman'ı ziyarete giderler. Barla'da gerçekleşen bu ziyarette Tahiri Mutlu, Bediüzzaman'dan çok etkilenir. Tahiri Mutlu, celalle cemali, haşmetle ünsiyeti aynı anda yaşayan bir Allah dostu idi. Gür kaşları altında kesin hatlarla çevrelenmiş yüz ifadesini ilk görenler, onu tanıdıkça kanaatlerinde yanıldıklarını ve aslında melek bir sima ile ipeklerden yumuşak bir kalp sahibiyle karşı karşıya olduklarını anlarlardı. O, kulluğu içinde bir sultandı. Bütün kâinatın kulluğunu kendi kulluğu içine alabilen, "Güneş lambam, yıldızlar kandillerim, yeryüzü mescidim…" diyebilen bir sultan... Bu sultanın hayatı boyunca sığındığı en muhkem kalesi ise 'takva' idi. Her anı ve duruşu Allah'ı hatırlatan bir mana eriydi. İnci gibi yazılarıyla Nurların neşrine büyük desteği olan Küçük Lütfi'nin hayırlı bir halefi olarak Nur dairesine girmişti. Üstad'ın ifadesiyle, "ihtiyarların genci" idi. Üstad ondan dolayı Atabey kazasını kendi doğduğu köy olan Nurs'la arkadaş ve bütün manevi kazançlarına ortak ilan etmişti. Tahiri ağabeyin ve aile efradının Üstad'ın hastalıklarına bile ortak olduklarını öğrenmek, fedakârlığın ölçüsünü anlamaya yetiyor.

Tahiri Mutlu, Bediüzzaman'ın son yıllarında yanında bulunup hizmet tarzını yakından görüp bilen dört beş kişiden biridir. Üstad'ın hizmet için vekil olarak bırakıp, "Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını tam bilerek yapabilecek." dediği kişilerden biri. Tahiri ağabey Denizli ve Afyon zindanlarında Üstad'la birlikte çile çekmişti. Nurların gerek teksir makineleriyle gerekse matbaalarda neşrinde büyük maddi fedakârlığı da bulunan Tahiri Mutlu için Bediüzzaman Hazretleri şunları söyler: "Tahiri'nin öyle bir derecesi var ki, manevi sahadaki derecelerinden birini görse dünyayı terk eder. Tahiri, dolu bir testidir, artık su almaz. Ya Rabbi, bu manevi varlığını kendisine bildirme! Ahirette Ümmet-i Muhammed'e faydası olacak."

O, Nur yolunda, Nur'un izinde sadakat ve fedakârlık örneği olarak temiz ve nezih bir hayat yaşadı ve ismi gibi "tahir" olarak sevenlerinin ve sevdiklerinin yanına göç etti. Bugün Nur kervanındaki arkadaşlarının bazılarıyla Eyüp Sultan Hazretleri'ne komşu olarak ebediyetleri temaşa etmekte ve geride kalan hizmetkârlara manen destek olmaya devam etmektedir.

İlahiyatçı yazar İhsan Atasoy, "Kulluğu İçinde Bir Sultan: Tahiri Mutlu" (Nesil Yayınları) adlı eserinde bu Nur kahramanının hayatını, mücadelesini, örnek şahsiyetini ve sultanlık makamındaki kulluğunu anlatıyor. 336 sayfadan oluşan eserde yazar, Tahiri Mutlu'nun hayatını her yönüyle anlattıktan sonra kendisini tanıyanların hatıralarına ve Tahiri Mutlu ile ilgili değerlendirmelerine yer vermiş. Yaklaşık kırk kadar tanıyanının dilinden anlatılan hatıralar ve yapılan değerlendirmeler de kitaba ayrı bir derinlik ve zenginlik katmış. Genç neslin, kendisinden çok şey öğreneceği Tahiri Mutlu'yu ve diğer ağabeyleri tanımaya ihtiyacı var.

Gülen: Onları anlamadılar

"Üstad'ın ilk talebeleri mana âleminin birer sultanıydılar; ama dünya onları tanıyamadı. Onların, mahviyet, tevazu ve hacâletle mühürlenen tabiatları başkalarını aldattı. İnsanlardan bazıları gururlarına; kimileri hasetlerine ve bir kısmı da bencilliklerine yenildiler ve ne Hulusi Efendi'yi, ne Tahiri Mutlu'yu, ne Sadullah Nutku'yu ne de Mehmet Feyzi'yi tanıyabildiler. Oysa, onlar bir dirilişin ilk mimarları ve Hazreti Mîmâr-ı Azam'ın vefalı temsilcileriydiler.. Hasan Feyzi'ye, Hafız Ali'ye, Hoca Sabri'ye, Tahiri Mutlu'ya ve Hüsrev Efendi'ye sonraki nesillerin de ihtiyacı vardı. Dünya Ahmet Fevzi'yi, Atıf Efendi'yi ve Asım Bey'i mutlaka bilmeliydi. (..)

Kitaplar ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50-100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu -makamı cennet olsun- bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezat satıyor.. satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstad'ına teslim ediyor. Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi, Mustafa Gül.. ve diğerleri hep aynı duygu ve düşünceyi paylaşırlar. Demek ki onlar, öyle samimi ve öyle bir safvet içinde idiler ki, bunu hayatlarının gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı.

Gün geliyor bu safvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri, gecenin geç saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken, "Hasbî Rabbî cellallah, mâfî kalbî ğayrullah, Nur Muhammed sallâllah." diyor. Tam o esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşit Halifeler giriyor, "Devam edin, bizler sizinle beraberiz." diyorlar. Evet, Onlar çok gerilerde durdular, çok küçük göründüler, hep mahviyet içinde oldular.. el-âlem de yalnızca o görünüşe ve o duruşa baktı, onları sadece zahire göre değerlendirdi. Onların her birisi ihtimal bir kutbiyeti, bir gavsiyeti temsil ediyorlardı ama nâdanlar bunu anlayamadılar." (Süleyman Sargın)

 

Zaman, 27.10.2006

31/10/2006

Abdullah Aymaz'la Ahmet Karakullukçu Üzerine

—Ahmet Karakullukçu'yu nereden ve nasıl tanıyorsunuz?

Yaşar Tunagür 1965 sonbaharında Ankara'ya Diyanet İşleri'ne gidince İzmir müftülüğüne Ahmet Karakullukçu hocamızı daha sonra da Fethullah Gülen Hocaefendi'yi İzmir'e vaiz olarak tayin etti. Karakullukçu hocamız çok efendi, tatlı dilli, sohbetleriyle, vaazlarıyla ve insanlara karşı sıcak ve yakın muameleleriyle tanınan, sevilen bir müftü efendi idi. Kestanepazarı'na gelir gider ve Hocaefendi ile de görüşürlerdi.

1968 yılında İzmir İmam Hatip Lisesi'ni bitirince Yüksek İslam Enstitüsü'nde üniversiteye başladım. O esnada İmam Hatip mezunu olan birçok arkadaşımız müftülük tarafından görev aldılar. Bazıları imam, müezzin, bazıları da Kur'an Kursu hocası ve vaiz oldu. Ben de imamlık kadrosundan Kur'an kursu öğretmeni olarak Kestanepazarı Kur'an Kursu'nda vazife aldım. Bir yandan da üniversiteye devam ettim. Dolayısıyla Ahmet Karakullukçu hocamız bir müftü olarak benim idari amirimdi ve onun personeliydim. Ondan sonra da tanışıklığımız devam etti. Müftülüğe gidip gelmelerimiz olurdu. Resmi işler veya diğer mevzularda Ahmet Hocamızı görmeye giderdim. Kur'an kursuyla alâkalı bazı vazifeler verirdi, diyeceği şeyler olurdu. Yanına sıkça gider gelirdim.

—Yaşar Tunagür Hocanın İzmir'e atadığı bir müftü dediniz. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra açılan davalarda Yaşar Hocanın atamaları epey dile dolanmış. Bu konuda neler diyebilirsiniz?

Ahmet Hocamızla 1971'de vazifesinden alındıktan sonra da görüşmelerimiz devam etti. Benim hafızamda kaldığı kadarıyla güzel, sevecen ve faydalı bir insandı. Fakat burada şunu ifade etmekte fayda var. 12 Mart muhtırasından sonra tutuklanmalar oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi de bir süre içerde kaldı. Esas Diyanet'in başında yer alan bir insan olarak Yaşar Tunagür Hocaefendi'yi de içeri aldılar. Onun tayin ettiği herkesi vazifesinden aldılar, sorguladılar vesaire. Gazetelerde çok mevzu oldu Yaşar Hocanın yaptığı tayinler. Atadığı kişilerin üniversite mezunu olmadığı iddia edilerek diplomasız kişileri vazifeye getirdiği yazılıp çiziliyordu. Hâlbuki Yaşar Hoca ehliyet ve ilmi vukufiyete bakıyordu. Adam ilâhiyat mezunu, diplomalı ama daha Kur'an'ı doğru dürüst okuyamıyordu. Yaşar Hoca bunlara vazife vermedi. Esas patırtı buradan koptu. Ahmet Karakullukçu hoca için de aynı şeyi yaptılar. Bu adamın diploması yok, ilahiyat mezunu değil, ne diye bunu müftü yaptınız gibi eleştiriler yapıldı. İzmir üç büyük şehirden biri olduğu için göze battığından Ahmet Karakullukçu hocamızın durumu epey dile dolanmıştı.

Yaşar Hoca akıllı bir adamdı. Ne yaptığını bilen bir insandı. Basında yapılan bu saldırılara kulak vermeden işine devam etti. Demek ki Ahmet Karakullukçu'da bir rüçhaniyet gördü ki aldı onu İzmir'e müftü yaptı.

—Ahmet Karakullukçu ile Fethullah Gülen Hocaefendi'nin münasebetleri konusunda neler dersiniz?

İzmir'de üniversitelerde okuyan talebelerin kalabileceği bir ev yokken bu konuda Ahmet hocanın girişimleri azımsanacak bir gayret değildir. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye yaptığı teklifle öğrencilerin kalabileceği bir ev tutularak masrafının İlim Yayma Cemiyeti'nden karşılanabileceğini söylemiştir. Talebelerin ihtiyaçlarını temin etmesi, 500 lira da olsa evin kirasını vermesi o gün için büyük birşeydi.

Daha sonraki dönemlerde Kestanepazarı'ndaki talebelerin kampa çıkarılması mevzuunda da çok yardımları oldu. Kestanepazarı Kur'an Kursu müftülüğe bağlı olduğundan gerekli yardım ve desteklerden geri kalmıyordu. Arasıra kampa gelir gider, ihtiyaçlar konusunda Fethullah Gülen Hocaefendi'yle görüşürdü. İmam Hatip Lisesi'nde okuyan talebeler yaz sezonunda Kestanepazarı'nda kalır, Arapça, tecvit ve kıraatlarını geliştirirlerdi. Bu yüzden bu tür çalışmalar kamp yerlerine taşınmasında daha verimli olacağı düşünülmüş. Hatta kampa gelip gitmede kullanılması amacıyla müftülüğün bir skoda minibüsünü Kestanepazarı yaz kampına tahsis etmişti. O kamp, Buca'nın Kaynaklar köyünde ilk kurulan kamptı.

Ahmet Karakullukçu hocamızla Fethullah Gülen Hocaefendi arasındaki münasebet müftü-vaiz ilişkisinin ötesinde bir münasebettir. Hocaefendi'yi daima takdir etmiş bir insandır. Hacı Muammer Bey'in hatıralarında geçiyor. Hacı Muammer 1968'lerde materyalizm havasının estiği yıllarda arkadaşlarıyla üniversitede fikri münakaşalar yapıyorlar. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de o yıllarda bir 1968 kuşağı kasırgası vardı. Tatmin edici cevaplar verebilmek için kendisini dolu hissetmesi lazımdı. Nereye gitmesi lazım? İnanç, itikat ve ahiretle ilgili tatmin edici cevaplar bulabilmek amacıyla bir gün İzmir müftüsü Ahmet Karakullukçu'ya gidiyor. O da Hacı Muammer'i Fethullah Gülen Hocaefendi'ye gönderiyor. Yani bir müftü olarak Ahmet hocamız, Fethullah Hocaefendi'nin bu tür sorulara daha tatmin edici cevaplar verdiğini, gençliğin problemlerine daha fazla duyarlı olduğunu bildiğinden ona gönderiyor. İstese göndermeyebilirdi, öyle sıradan bir adam değildi. "Getir bakalım neymiş oğlum soruların, sor bakalım" der, kendince bir şeyler anlatabilirdi. Ama öyle yapmıyor. Hacı Muammer'in aradığı şeyi Fethullah Gülen Hocaefendi'de bulabileceğini gösteriyordu. Çağın içinde bulunduğu fikri sapmaları, materyalizm batağına dair gençliğin ne yapması gerektiği hususlarının çözümünü Hocaefendi'de gördüğü için böyle yönlendiriyordu.

Hacı Muammer'le daha sonra beraber aynı evde kaldık. Hakikaten o yıllar, inançsızlığın kol gezdiği yıllardı. Hacı Muammer, İlhan bey ve ben üçümüz Bornova'da bulunan üniversite yurtlarına gider, koltuğumuzun altında götürdüğümüz kitaplarla gençlere sohbet ederdik. Fikri, imani yönden sorulan sorulara cevap vermeye çalışırdık. O yüzden Ahmet Karakullukçu hocanın bu konudaki yönlendirmesi mühimdir. "Fethullah Gülen Hocaefendi size daha tatmin edici cevaplar verir, daha iyi anlatır, kendisini Kestanepazarı Camii avlusundaki barakasında bulabilirsiniz" demesi onun açısından faziletli, kadirşinaslık ve takdir edilecek bir davranıştır. Bir hakkı teslim etme vasfıdır. Herkes bunu yapmayabilir. Ben müftüyüm, ben âlimim deyip getir cevabını ben vereyim deyip gönderebilirdi. Verebilirdi kendisi, o açıdan bir sıkıntı yaşayacağını sanmıyorum. Ama kendince daha verimli olabileceğini düşündüğü Fethullah Gülen Hocaefendi'ye yönlendirmesi güzel bir şey tabii.

Ahmet Karakullukçu hocamıza Allah bol bol rahmet eylesin…


Ahmet Karakullukçu Kimdir?[1]

1933 yılında Konya'nın Beyşehir ilçesi Doğanbey bucağında doğdu. Tahsil hayatına İstanbul'da devam etti. İstanbul İmam-Hatip Okulu 2. devresinden mezun oldu.

İlk resmi görevine 1.1.1953 tarihinde İstanbul Molla Hüsrev Camii müezzin-kayyımı olarak başladı. Daha sonra Eminönü Çandarlı Ahmet Çelebi Camii İmam-Hatibi olarak devam etti. Buradan askere gitti. 5.9.1962 ile 5.9.1964 tarihleri arasında askerlik hizmetini yedek subay olarak tamamladı.

Asker dönüşü 6.9.1964 tarihinde Erdek ilçe Müftüsü olarak göreve başlayan Ahmet Karakullukçu, İzmir İl Müftülüğü'ne 24.2.1966 tarihinde tayin edildi. 5.9.1971 tarihine kadar buradaki vazifesini sürdürdü. Bilahare, Çanakkale İl Müftülüğü'ne atandı ise de burada fazla kalmadı. 24.3.1972'de Manisa Merkez Vaizliği'ne, 30.6.1975'te de İzmir Merkez Vaizliği'ne getirildi. 5.4.1982 tarihinde buradan emekli oldu. Evli ve 2 çocuk babasıydı.


[1] http://www.izmirmuftulugu.gov.tr/muftu_biyografi/karakullukcu.php

 

fgulen.com, 31.10.2006

« Önceki ::